RÜZGAR GİBİ GEÇTİ
Rüzgarı severim; onu dinlemeyi,
anlamaya çalışmayı, onla savrulmayı. Usul usul ise onla huzur bulmayı, sertse ona
kapılıp yoldan çıkmayı.
Lizbon’da 4 ay (hatta
biraz fazlası) hakikaten rüzgar gibi geçti. Geçerken de bulutlardan bir dolu
keyif yağdı, sağanak halinde. Romantik rüzgarlar esiyor bu şehirde ve içimi
coşturuyor.
Lizbon hem küçük bir
şehir hem de büyük. Merkez nüfusu az (merkez nüfus 500 bin kadar, çevresi ile birlikte
3 milyon değil), bir başından diğerine mesafe -hele de İstanbul gibi bir devasa
şehirle kıyaslayınca- kısa ama içindeki detaylarla, kat kat. O kadar çok kültürel
etkinlik, konser, sergi, irili ufaklı müze, sanatsal ve bilim etkinliği var ki.
Müzik etkinlikleri deyince
aklınıza sadece fado gelmesin ve de. Madonna 40. sanat yılını Lizbon’da da
kutlamaya karar vermiş mesela; Kasım başında kendisini bekliyoruz şehrimize.
Gül yerine jakaranda yaprakları döktük yollarına...(Haziran’da gelenlere şehri
tamamen eflatun renkle boyayan jakaranda çiçeklerinden döküyoruz, haberiniz
olsun da!)
Ülkenin sanata, sanatçıya
ve bilime verdiği önemi her yerde ve hatta ilk andan itibaren görmek mümkün.
Diyelim Lizbon’a ilk gelişiniz, uçaktan indiniz ve şehre metro ile gitmeye
karar verdiniz. Sizi metro koridorlarının duvarlarında ülkenin her alandan sanatçıları
ve bilim adamları karşılayacak, şehrin enerjisini size aktaracak. Neredeyse gerçek
boyutta, yüzünüzde gülümseme bırakacak muzip tasarımlarla siyah-beyaz resmedilmişler,
sokak taşları gibi. Siyah ve beyazın tüm renkleri yansıtması, yaşatması gibi. Ressam
Almada Negreiros, yazar Jose Cardoso
Pires, besteci Fernando Lopez Graça bunlardan bazıları. Selamlayarak girin
şehrimize...
Bu arada, yeri gelmişken
söylemeli hemen: Lizbon metrosu Avrupa’da gördüğüm en temiz metrolardan, ve renkli,
kendine dakikalarca baktıran istasyonları var. Bir Olaias durağı var ki, işiniz
olmasa da inin orda biraz duvarları ve renkleri içinize çekin, sonra yolunuza
devam edin.
Aslında taksiyle de
gitseniz şehre bu hissi alırsınız. Bu hafta bir arkadaşım geldi, kızı Erasmus
programı ile bir dönem Lizbon’daki üniversitede okuyacak, bindiği taksi
şoförünün İngilizcesi ve şehir hakkında verdiği bilgilerden öyle etkilenmiş ki!
Hadi gelin bu yazıda
biraz Estrela’dan bahsedelim:
Estrela ismini ilk
danışmanım Maria’dan duymuştum. Lizbon’a taşınmaya karar verdiğimde oturmak için
tercih edebileceğim semtlerden biri olarak sıralamıştı. Alfama’daki evime ilk
görüşte vurulduğum için Estrela bölgesini ancak taşındıktan sonra keşfe
çıkabildim. Sokaklarında yürümesi keyifli bir bölge (tabii kulağımda Diana Vilarinho
fadoları ile). Tejo nehrine yakın ve binaların mimarisi Portekiz’de olduğunuzu her adımda
hatırlatıyor. Şehrin eski ve bir o kadar da bakımlı bölgelerinden.
Yürürken kocaman bir park çıktı önüme. Hani Lizbon’da sokaklar zaten hep
romantik (Bu arada Avrupa’nın en romantik şehri seçilmiş Lizbon, ortak akıl
işe) de bu park da şehrin içinde yemyeşil, romantik bir başka dünya. Nasıl
huzurlu, nasıl keyifli. Afrika’dan taşınmış bir ağaç var parkın orta yerinde,
içinde bir papağan ailesi yaşıyor. Şimdiye kadar aynı anda 4 üyesini selamladım,
belki de daha kalabalıklar. Ağaçlar, çiçekler, çocuklar için oyun alanları,
heykeller, oturma alanları ile tertemiz, pek keyifli. Parkı gezmemin ertesi
günü şahane bir tesadüf oldu, Cumhuriyet Gazetesinde Estrela parkını anlatan
bir yazı çıktı. Keyifle okudum. Buyrun, siz de, parkın detaylarını Lizbon’da o
bölgede yaşayan Ayşenur Tanrıverdi’nin profesyonel kaleminden okuyun: Estrela’da
bir gezinti (cumhuriyet.com.tr)
Sokaklarda yürürken, hani
o yaşanmışlıkları merak edip duruyorum ya, canlı tanıklarından biriyle
tanıştım:
Durduk yere evdeki
televizyon çalışmaz oldu. Çok televizyon izleyen biri olmasam da Portekizce
kanalları izleyip, dinlemek dili öğrenmem için faydalı oluyor. Ev sahibime durumu gösteren bir video
attım ama TV’de sorun olmadığını uydu kutumun bağlantısını kontrol etmemi
söyleyip kestirip attı. Bir anda moralim bozuldu. Taşındığımdan beri ilk defa kendimi
deplasmanda hissettim. Sonra dedim, ay aynı şey İstanbul’da başına gelse ne
yapacağını biliyor musun? (Konu teknoloji ise ben arsız bir kullanıcıyım,
kurmayı kurcalamayı hiç sevmiyorum) Gugıl’cım dedim evimin yakınında Samsung
servisi var mı? Var dedi, sana yürüme mesafesi 10 dakika. Hemmen gittim.
Dükkandakı abiye videoyu gösterdim, bi bakmamız lazım dedi Portekizce. Ama
başka ne dedi anlamadım. İngilizce de bilmiyor. Baktı ben boş boş bakıyorum, bana
bir isim verdi: Rogerio (nam-ı diğer 007 Roger😊). Onu ara, Ingilizce biliyor, şimdi serviste
burda değil sen ona anlat dedi. Aradım, gelip bakalım dedi. Ben de yardımcı olmak
istiyorum ona ya, evin adresini verirken size çok yakın filan diye yerimi tarif
etmeye çalışıyorum. Rogerio gayet sakin, orası benim mahallem biliyorum o
sokağı dedi atladı geldi. Bir 007 boşuna olunmuyor, her şeyi bilen kahraman! Meğersem,
Rogerio tam karşımdaki apartmanda doğmuş, 40 yıl o binada yaşamış. Hatta dükkanları
10 yıl öncesine kadar komşu binanın altında imiş. Sonra işte bu bölgeler
pahalanmaya, göç almaya, el değiştirmeye başlayınca dükkanı şimdiki yerine
taşımışlar, kendileri de evi satıp başka bölgeye gitmişler. Hüzünlü tabii, ekonomik
değişimler mahallenizi başkalarına bırakmanıza sebep oluyor. Bu arada, ev
sahibim sorunumu sahiplenmedi diye üzülmüştüm ama aslında doğru yönlendirmiş.
Televizyonda bir sorun yokmuş, kanal kutusundan kaynaklanmış problem. Sabah
deplasmandayım hissiyle başlayan gün, vay be sokakların canlı tanığı biriyle
tanıştım, yaşasın diye bitti. Ne demişler; her şerde bir hayır, her sokakta ne hatıralar
vardır.
Her gelene Portekiz
kültürünü anlamak için illa ki Ulusal Çini Müzesini de (Museu dos Azulejos –
National Tile Museum) gezin diyorum, müzeye götürüyorum. Sadece müze değil kafesi
ve bahçesi de çok keyifli. Oldum olası, müze kafelerini sevmişimdir. Burada da şimdiden
müdavimi olduğum müze kafeleri var. Gülbenikan Müzesi, Azulejos Müzesi, Museu
Nacional de Arquelogia ilk aklıma gelenler. Kitap okumak, Portekizce çalışmak
için ideal mekanlarımdan oldular.
Gelelim dille ilgili
öğrendiğim detaylardan paylaşmaya:
Dili öğrenirken ülkenin kültürü,
tarihi hakkında ipucu veren kelimlerin etimolojisini de merak ediyorum haliyle.
Azulejos mesela (ben hala sadece çini deyip geçemiyorum, bina süsleme sanatı diye
açıklama eklemezsem haksızlık etmişim gibi geliyor).
Bir dönem çinilerde
sadece mavi ve beyaz renkler kullanılmış. Azul da mavi demek. Acaba, diye
uyandım bir sabah, azulejos (çini) ismi burdan mı geliyor?
Çinilerin ilk
dönemlerinde daha çok geometrik desenler var. Bunun sebebi İslami dönem imiş.
Sünni inancında insan ve canlıların resmedilmesi yasak olduğundan ilk zamanlardaki seramiklerde kareler, elmas şeklinde köşeli desenler
kullanılmış sadece.
16. yüzyıl ile birlikte
ise Flaman ve Portekizli sanatçıların baskın etkisi ile çiçek desenleri ve dini
temalar yansımaya başlamış çinilere. Bu dönemde mavi ve beyazın yanısıra sarı
da baskın renklerden.
17. yüzyılın sonlarına doğru
ise mavi-beyaz fayanslar hakim olmuş. Bana sabah sabah kelimenin kökenini sorduran
ve acaba mavi-azul kelimesinden mi türemiş azulejos ismi teorim ise kahvemi
içerken çürüdü. Çok
daha eskiye dayanıyor kelimenin kökeni; kabaca “küçük taş” anlamına gelen
Arapça “al-zulayj” kelimesinden türemiş. Olsun, ben azul kelimesini seviyorum,
rengimiz ruhumuz, tarafımız belli; mavi. Çinilerimiz de. Teorimiz ve
hayallerimiz de 😊
(Çini Müzesi’nin bahçesindeki
aydınlatmalar da bu mavi-beyaz çinilerle kaplı)
Ocak ayında ablamlar
geldi beni ve yeni şehrimi ziyarete. Hem şimdiye kadar öğrendiğim yerleri ve
bilgileri paylaştım onlarla, hem de beraber yeni yerler/detaylar keşfettik. Ablam,
eniştem ve yeğenim Deniz ile gezerken farkettim; ilk 4 ay için hiç de fena
öğrenmemişim şehri. Çat pat derdimi de Portekizce anlatıyorum artık. Ablamlardan
takdir aldım, bu gazla daha çok konuşur öğrenirim dili, şehri, ülkeyi. Çok
detay var şehirde, keşfet dur!
Aralık ayında Kanada’daki
kuzenim Yasemin ablam geldiğinde, her geleni gezdirmekten bunalacaksın demişti.
Pek de öyle değil valla. Çünkü her gelen kendi ilgi alanları ile geliyor, ve
ben onlarla şehirde başka detaylar öğreniyorum, kendi keşfettiklerimi
paylaşırken. Tek başıma yürüsem mesela, Rua Maria Andrade sokağındaki o yüncü hayatta
ilgimi çekmezdi. (www.rosapomar.com) Ama örgüye meraklı Yasemin ablam sayesinde
şehrin en önemli yün dükkanını keşfettik ki yün ve dokuma çok önemli Portekiz’de.
16 yerli koyun ırkı varmış. Ülkenin yün haritasını öğrendim bu sayede, şahane
desenli ve dokulu battaniyeler dokuyorlar ülkede. Evime de alacağım. Dükkanda
konuyla ilgili kitaplar da satılıyor, ve örgü ve dikiş teknikleri ile ilgili
kurslar da veriliyor. Ve tabii, neden süt ve süt ürünleri bu kadar lezzetli
aslında buna da cevap buluyorsunuz koyunları sayarken 😊
Günler geçiyor, rüzgarlar
esiyor, ve ben her sabah daha mutlu ve meraklı uyanıyorum. 2022'nin günleri
bitti, 2023'e döndü.
İlk 4 ay rüzgar gibi
geçti. Rüzgar gibi: Keyifli, dolu dolu, başına buyruk ve özgür...
Çok yakında görüşmek
üzere...
Lizbon, 02.02.2023