15 Şubat 2026 Pazar

 YAĞMURUN ANATOMİSİ

Hani demiştik ya, göçmenlerin beyni ve dili melezdir diye, göçmenlerle otura kalka yağmur ve fırtına tanrısı Zeus’un da dili/beyni karıştı. Portekizli bir arkadaşım var, adı Maia. O bana çokça Portekizce, ben de ona arada Türkçe kelimeler öğretiyorum. Maia, mitolojide Zeus’un perilerinden birinin ismi aynı zamanda. Ona ‘yağmur’ demeyi öğretmiştim. Gitmiş, Zeus’a söylemiş. Aktarırken bu bilgiyi o mu yağ-more (daha fazla yağ anlamında) şeklinde telafuz etti, Tanrı Zeus’un emir kipiyle anlamak mı işine geldi, bilmiyorum ama Zeus bir yağmur/lar gönderdi ki başımıza, sormayın! Yılın 300 günü güneşli bilinen Portekiz –2026 yılının daha 2 ayı bitmemişken- kesintisiz 40 gündür yağmur altında, adı her hafta en az bir kere değişen fırtına/lar ve bazı bölgelerde selle boğuşuyor.

40 günde gördüğümüz yağmurlara bakalım:

Birincisi, ahmak (yerine koyup) ıslatan yağmur: Yerleri ıslak görüp, an itibariyle yağıyor diye düşünüp şemsiyeyi açıyorsunuz, ama tepenizdeki şemsiyede damlaların tıp tıp tıp sesi yok. Gündüz vakti ise yağmur gözle görülmüyor da. Durdu sanıp şemsiyenizi kapatıyorsunuz. Gözle görülmeyecek kadar ince, ses çıkarmayacak kadar hafif ama yoğun damlalardan birkaç dakika içinde sırılsıklam oluyorsunuz. Olmaz ki, böyle alçak, böyle sinsi yağılmaz ki!

Bir diğeri Zeus’un yalakası yağmur: Hem nalına hem mıhına! Deli fırtınaları da arkasına katıp aynı anda her yönden yağan yağmur. IPMA’nın (Portekiz Deniz ve Atmosfer Enstitüsü) Ocak ayından itibaren yayınladığı fırtına isimleri kronolojik sırayla: Harry, Ingrid, Kristin, Leonardo, Marta ve Nils. Kristin fırtınası başlarken ben uçakla Madrid’den dönüyordum, iniş anındaki sarsıntı ve yalpalamalar kağıt uçaktayız hissi verdi, korkmadım desem yalan olur. Bizden sonraki gün uçuşların çoğu iptal edildi.

Tropik adalardan gelen bu fırtınalar zaman zaman rüzgarın hızını saatte 160 kilometreye ulaştırdı ve sürekli yağmur getirdi. Tahmin edersiniz ki, böylesi bir fırtınada şemsiye işe yaramaz. Hoş, zaten Portekiz’deki yağmurları Türkiye’de kullandığımız şemsiyeler kesmez. Bir kere, tanım farklı. Şems, güneş demek. Şemsiye güneşlik, güneşten koruyucu olarak adlandırılmış Akdeniz ikliminde önce, aynı isim yağmurdan korunmak için de dilde kabul görmüş. Portekiz’de ise hem yağmur hem güneş ayrı ayrı şiddetli. O yüzden 2 ayrı kelime var Portekizce’de: Guarda chuva, yani yağmurdan koruyucu ve guarda-sol (de praia), yani uzun sahil şeritlerinde keyif yaparken güneşten koruyucu.

Hintli filozof Bhartrihari VI. yüzyılda kelimelerin düşünerek bizleri var ettiğini, düşünceleri ifade etmekle kalmayıp onları yarattıklarını öne sürmüş. Türkiye’de iken şemsiye denince aklıma çok geniş olmayan ve kumaşı hafif bir aparat gelirdi. Burada şemşiye denince aklıma gelen imge ise oldukça farklı, geniş ve kalın dayanıklı kumaşı olan ve telleri çok daha kalın ve sağlam bir aparat.

Bu arada, Zeus yalakası yağmur varken mümkünse sokağa çıkmamayı geçen sene 2 guarda chuvayı tanrılara kurban ettikten sonra öğrendim.

Üçüncü tür yağmur: Bi(n)polar yağmur. Bir dakika içinde bulutlar ne kadar hızlı yer değiştirebilir ki? Bu bir soru değil, Zeus hazretleri, sitem! Yağmur-güneş-yağmur-güneş-yağm-güne-yağ-gü hızında daha kelimeyi söyleyemeden değişen hava durumu. Uyarıyı dikkate alın: Vertigonuz varsa bulutlara bakmayın böyle zamanlarda, baş dönmeniz tetiklenebilir. Bir de tabii bulutlar bu kadar hızlı hareket edince onlara bakıp sakin sakin hayal kurulamıyor, bu sitemi de not edin lütfen Tanrı Zeus.

Bir başkası: Güneş altında yağan yağmur. Bakın, bu aslında izlemesi en keyiflilerdendi. Sokakta olmak da güzeldi, çünkü rüzgar genelde yok denecek kadar az oluyor güneş parlarken. Gökkuşağı görme beklentisi de yaratıyor haliyle ama göremedik şöyle kocaman bir arco-iris.

Bir de adını ne koysam karar veremediğim bir tür yağ-more & more var: Üstünüze kova değil bayağı koca kazanla su döküp kaçıyorlar. Biraz acemi işi, suyu damla halinde dağıtamıyorlar. Buna yağmur denir mi, ondan da emin değilim, pek Zeus’un işine benzemiyor. Birileri ünvanını elinden almaya kalkıyor olabilir Tanrı Zeus, dikkatli ol. Bizden söylemesi!

Ocak ayında başlayan bol yağışlı ve fırtınalı hava durumu maalesef ülkede bazı bölgelerde sel gibi doğal afetlere, tarım alanlarının ve çiftçilerin ekinlerinin zarar görmesine, yolların/ağaçların yıkılmasına, tren, uçak seferlerinin aksamasına/iptaline ve hatta maalesef can kayıplarına sebep oldu. Tüm dünya son 50 yılın en zor kışını yaşıyor. ABD’de donan kocaman göller, gündüz vakti eksi 50 dereceler vs görülürken Portekiz’in payına da sert rüzgarlı/fırtınalı ve yağışlı, güneşi az bir kış düştü.

Yağmur tanrısı Zeus’tan tek bir dileğim var:

Yeter artık; yağma dur, ya mağdur (oldu güzelim ülke).

Şubat 2026

Alfama, Lizbon

22 Ocak 2026 Perşembe

TOMAR (tuumar diye okunuyor)

Göçmenliğin ve yaptığım işin getirdiği bir şey var: Gün içinde birden fazla dil kullanmam gerekiyor. Bu da beynimin zaman zaman melez düşünmesine sebep oluyor. Kelime oyunlarına bayılan ben bu durumdan çok keyif alıyorum.

Tam da bu melez düşünme yüzünden, Portekiz’in Tomar kasabasını keşfe giderken, ben her Tomar (tuumar) dediğimde beynim İngilizce ve Portekizce harmanlayıp To Mar (Denize Doğru) diye anladı. Ve tabii doğal olarak bu çağrışım Bülent Ortaçgil ustanın Denize Doğru şarkısını akla getirdi; Bir deniz kasabasına gitmesem de yol/culuk boyunca başta bu parça ve daha nice Ortaçgil şarkısı kulaklarımda ve dilimde idi. Tomar’ı Ortaçgil şarkıları ile keşfettim desem yalan olmaz.

‘Gittim çünkü eskittim

Kentin sokaklarını.

Denize doğru.’

2025in son ayında Portekiz’de sevdiğim ve de merak ettiğim kasabaların Noel halini görmeyi hedeflemiştim. İlk durak Tomar oldu, yolculuk Tomar’a doğru.



Templar Şövalyeleri’nin mirasını taşıyan bu kasaba inanılmaz bir karaktere sahip. 12. yüzyılda kurulmuş. Kristof Kolomb’un Amerika’yı keşfinde kullandığı haritalar bu kasabada hazırlanmış. Mimari ihtişam sadece UNESCO korumasındaki Kristo Manastırı (Convento de Cristo)’nda değil, kasabanın her köşesinde.

Sokaklarında kaybolurken bir kahve molası vermek istedim. Kasabayı ikiye bölen Nabao nehrine (Rio Nabao) bakan bir kafede otururken Bülent Ortaçgil ‘Bu Su Hiç Durmaz’ fısıldadı kulağıma. ‘İçimde tüm çiçekler, birer birer titrediler…’

Tomar, 2021 nüfus sayımına göre nüfusu 40 bini bile bulmayan küçük bir kasaba aslında. Kasabanın merkezindeki Mata Nacional dos Sete Montes (Yedi Tepe Milli Parkı) ise kasabadan daha büyük bir alanı kaplıyor desem yalan olmaz. Inanılmaz bir doğa! Sadece doğa yürüyüşü yapmak için bile günübirlik Lizbon’dan kalkar Tomar’a giderim. Öylesi devasa ve güzel! Hele bir de kulağımda Ortaçgil olduktan sonra. ‘Nazlanma sen, Ver ellerini, Hadi yürüyelim açık havada’


Kış olduğu ve hava kararmadan kasabada başka yerleri de görmek istediğim için bu doğa harikası devasa alanda sadece birkaç saat keşif yürüyüşü yaptım. Nata tatlısına benzer mantarlar beni kandırmaya çalışırken kulağıma Ortaçgil’in Kediler şarkısı çalınmaya başlamıştı ki siyah bir kedi gördüm. Kedi gördüm diye mi başladı o şarkı, şarkı başladı diye mi kedi geldi bilmiyorum ama bu işin içinde Şövalyelerin ruhu var diye düşünmeden edemedim:

‘Rüzgarların sağında,

Ormanların solunda,

Sesli, hırslı, kocaman gözlü

Büyük kediler varmış.

Ma-pa-pam-pam

Pam-pam-pam-pam-pam.’

Bu rastlantıyı hayra yorduk kediyle; ben yonca tarlalarında 4 yapraklı yoncanın, siyah sokak kedisi güvercinlerin peşinde eşlik ettik birbirimize, pa-pa-pam-pam.

Ilkbaharda kasabayı bir kez daha görmek lazım, çünkü gül bahçeleri de çok meşhurmuş, meraklılarına duyurulur.

Tomar kasabası hakkında okurken önemli bir festivali de öğrenmiştim: Festa dos Tabuleiros. Her 4 yılda bir Temmuz ayında yapılıyormuş, en son 2023 yılında olmuş. 2027yi bekliyoruz tabii ki. Özünde bir hasat festivali. Ekmek, çiçek ve buğday sapları taşıyor kasaba halkı geleneksel kostümlerle geçit töreninde; inanç, bolluk ve gelenekleri temsilen ve bunları paylaşıyorlarmış. Sadece Tomar’ın değil Portekiz’in de en önemli festivallerinden biri olduğunu söylüyorlar. Bu festivalle ilgili bir de küçük müze size bekliyor tren garına yakın bir binada.

O müzeyi görmek için ana yolda içeriye girdiğiniz avluda çok daha çarpıcı bir müze var: Kibrit Kutusu/Çöpü Müzesi (Museu dos Fosforos)

Kibrit üretimi sanayi devrimi ile özdeşleştirilen bir şey. Kibrit çöpünün fikir babası bir İngiliz, bay John Walker (böyle söyleyince de viski markasının logosu çağrışmıyor mu? 😊) Bay Walker’ın fikrini 20 yıl kadar sonra İsveçli Bay Pasch geliştiriyor ve endüstrinin yaygınlaşmasını sağlıyor. 19. Yüzyılın sonlarında Portekiz’de çok sayıda kibrit çöpü fabrikası varmış.









Bu endüstrinin hatırasına açılmış müzeyi görmek şart! Dünyanın çeşitli şehirlerinden, her ülkesinden toplanmış 60 bin kadar kibrit çöpü kutusu var. Bir tomar(!) kibrit kutusundan çok daha fazlası. Muazzam bir koleksiyon. Çeşitli boy, renk, şekildeki kutulara bakarken ülkelerin tarihi, kültürü, insanı hakkında da fikirler ediniyorsunuz. Şahane bir müze. Sanki bir oyuncak müzesi aynı zamanda. Iddia ediyorum, Türkiye’ye ait kibrit kutularından bazılarını ilk defa göreceksiniz. Zamanda yolculuk da yapmış hissi veren müzede 3 saatten fazla kalmışım, hiç farketmeden. ‘Farketmeden, farketmeden, farketmeden senin olmuşum.’ Eh bu kadar Ortaçgil parçasının arasına bir Fikret Kızılok girmese olmazdı.

Özetle:

Tomar, kuran Şövalyelerin - savaşlar ve kuşatmaların anlamsızlığını görüp – kılıçlarıyla halkı mutluluk ve huzurla kutsadıkları korunaklı bir kasaba. Noel ışıkları ile çok daha asil, zarif ve keyifli idi. Her mevsim farklı bir sebeple ziyaret edilesi bir belde.



Bana, Bülent Ortaçgil şarkıları ile gezmek ayrı bir tat verdi.

Denizi olmayan Tomar’dan denize/okyanusa doğru dönme zamanıdır.

‘Sayılmasam, kaç olsam

Topraktaki güç olsam

Aptal gibi suç olsam

Yine de benimle oynar mısın?’


Ocak 2026

Alfama, Lizbon