11 Mayıs 2018 Cuma

B.A.H.A.R.


İlkbahar...

Doğada renk oldukça,
Aşk kalbine kondukça,
Hepbahar!

Bozcaada, Mayıs 2018

7 Şubat 2018 Çarşamba

2017'yi Yasmin Levy ile Uğurlamak

Yasmin Levy şarkılarının beni bu kadar içine almasının bir sebebi de babasının ve dolayısıyla kendisinin sanatının yaşadığımız bu topraklardan beslenmesi mi olduğunu düşünür dururdum hep. Istanbul’da canlı dinlediğim bu yeni konserinde Türkiye’yi ‘ikinci evi’ olarak tanımlaması bu düşüncemin karşılıksız olmadığını gösterdi sanki.

Evet, yine hüzünlü bir kış ayı, 2017’yi bitirmeye sayılı günler kala 23 Aralık Cumartesi akşamında yine muhteşem bir gece yaşattı Yasmin Levy bizlere.
Doğumgününde sahne aldığı için belki de daha tutkulu geçti sesi izleyicilere.

Bu konsere Ladino ritimli Sentir albümü ile başladı.  

İkinci şarkı Felicidad idi. Şarkı söylerken tüm salonu dolduracak kadar devleşen bu kadın, seyirciyi selamlarken o kadar utangaç bir hal sergiliyor ki inanamıyorsunuz aynı kişi olduğuna. Ikinci şarkıdan sonra Türkçe selamladı dinleyicileri, ve doğumgününe dem vurarak artık resmen yaşlıyım dedi! Ve özür diledi, benden hep hüzünlü şarkılar duyacaksınız diye ekleyerek. ‘Eğer üzgünsem mutluyum, mutluysam üzgünüm’ diye de kendisiyle alay etmesi herkesi gülümsetti.

Bu konserde ağırlıklı olarak tango parçalar seçmişti.
Natalie’yi söyledi. Hepimizin Julio İglesias yorumuyla bildiği ve sevdiği bu eski şarkı nasıl daha güçlü hisler geçirdi, sadece konseri izleyenler biliyor!

Sıra Naci el Amor’a geldiğinde gitar girişi gözlerim kapalı dinledim. Sanki o ezgiyle tek kalmak istedim bir an.
Arkasından yine bir tango parça geldi: Espera un Poco. Sanırım ruh halimden dolayı konserde beni en derinden etkileyen şarkı bu oldu.

Arkasından 60 yaşlarında bir çiftin ölüm ayıracağı için birbirine veda ettiği bir tango parçası söyledi; Los Pariodios. Sözlerinin hepsini anlamasam da ağlamadan dinlemem pek mümkün olamadı.
Bu konserinde daha önce kendisinden duymadığım çok parça dinleme şansım oldu. Ama sıradaki parçayı ilk defa canlı olarak söyleyeceğini duyunca doğumgünü için hediye almak yerine vermeyi tercih ettiğini düşündüm. İngilizce ismi Air(Aire) isimli şarkıyı söyerken mikrofonu bıraktı bir süre. Nasıl güçlü bir ses ki o koca salon yine de duydu, duygulandı.

Bu konserde Koray Avcı ile düet yapacağı önceden söylenmişti. Bildiğim bir sanatçı değildi. Firuze’yi birlikte söylediler; akabinde sahneyi bir parça için Koray Avcı’ya bıraktı Yasmin Levy. Hüsnü Arkan’ın Hoşgeldin şarkısını söyledikten sonra da sahneyi yine asıl sahibine bıraktı.
Her ne kadar sesi ve seçtiği şarkıyı beğenmiş olsam da Koray Avcı bence doğru bir düet partnerı olmadı Yasmin Levy’e. Konserin tutkusunu azalttı gibi geldi.

Düet sonrası ikinici yarı Adio Keria ile başladı. Yine geleneğin bozmadı, ve seyirci ile birlikte söyledi bu şarkıyı Yasmin Levy.
Akabinde bir Orhan Gencebay şarkısı söyledi, dedim ya doğumgünü Yasmin Levy’nin ama hediyeler seyircilerin oldu bu konserde.

Ve tabii Sevda, arkasından Me Voy. Ve sonrasında Una Noche Mas ve hemen ardından Alegria. Tek kelime ile i-na-nıl-maz-dı!
Bu şölen yetmezmiş gibi kendisine enstrümanları ile eşlik eden sanatçıları tanıtırken duduk çalan İranlı sanatçının klarnet ile yaptığı solo performans ayakta alkışlanmayı haketti!

Son parça Libertad’ı ise özgürlüğü için savaşmak zorunda kalan ülkelere adadığını söyledi.
2017’yi acısıyla tatlısıyla bitirip yeni bir yıla umutları tazelerken ne iyi geldi bu konser!

Bir sonraki Yasmin Levy konseri için 2 dileğimi fısıldayarak çıktım salondan: Birincisi, en kısa zamanda  yeniden canlı dinleyebilmek ve ikincisi de daha küçük bir konser salonunda sahne alması...

Ocak 2018
Yeniköy, İstanbul

26 Ekim 2017 Perşembe

MAGERİT...MAYRİT...MADRİD...

Bu bir Madrid gezi rehberi yazısı değil, en baştan açık açık söyleyeyim. Amacınız Madrid hakkında çokça bilgi almak, detaylı bir seyahat planlamak ise okunacak çok kitap, blog yazısı, web sayfası adresi önerebilirim/z. Bu yazı; yıllardır birlikte seyahat etme hayali olan bir grubun ‘gezi’ günlüğü.

Grup demişken hemen üyelerini tanıtayım: 5 kişi yaptık bu geziyi. Geziye özel ismimiz ‘Los Maymuños(maymunyos diye okunuyor)’ Ama adımız neden böyle; ne siz sorun, ne ben söyleyeyim! J
Grubun lideri Haluk (Mesci) Hocam, hepimize (Okan hariç) farklı yıllarda üniversite eğitimimiz sırasında reklam ve iletişim dersleri vermiş birisi. Hoca dediğim(iz)e bakmayın; yıllar içinde ‘öğretmen’ olmanın çok ötesine geçti, ama öğreten kimliği her durumda mevcut! Okan, Didem, Aytaç ve ben ise grubun çekirgeleri. Bu kadar farklı karakter ne ara bu kadar yakın olduk hatırlamıyorum, tek bildiğim iyi ki olduğu.
2017’nin Mayıs ayında bir haftasonu Didem’le Alaçatı’ya gitmiştik; Haluk Hoca’yla pazar yerinde kahve içerken aniden gelen ‘Of ya, sürekli konuşuyoruz ama beraber seyahat etmeyi bir türlü beceremedik!’ nidası üzerine (yıllardır ertelemenin yüküyle) bir anda nasıl bilendiysek; birbirimizin gözünün içine bakmamız, hızlıca masadan kalkıp, bir koşu Hoca’nın evine gidip bilgisayarı açmamız, Madrid’e karar verip Aytaç’ı arayıp şu tarihe alıyoruz, uygun değilsen de uydur işte deyip biletleri almamız sadece 30 dakika sürdü. O zamandan geziye başlayacağımız 26 Eylül tarihine kadar geçen 5 ay süresince heyecanımız ve çocuk sabırsızlığımız da saklanacak gibi değildi.

Gezinin çerçevesini çizen logistik bilgileri sıralayayım:
Madrid’e gidiyoruz; halihazırda vizemiz olan bir yer olsun ve daha önce görmediğimiz bir şehir olsun kriterlerinin kesişmesiyle ortaya çıkan kısa listede tercihin Madrid’den yana kullanılmasının temel sebebi İspanyolca konuşulan bir şehir olması idi (vallahi sadece ben ısrar etmedim, grubun hepsi meraklı  bu dile J).

27 Eylül 2017 Çarşamba sabah uçağıyla gidip, 1 Ekim 2017 Pazar akşam döneceğiz. 4 gece-5 günlük bir gezi. Kalacağımız yeri www.airbnb.com sitesinden kiraladık. Kaldığımız yer Madrid’de eski şehrin merkezi Puerta del Sol meydanına sadece birkaç dakika yürüme mesafesinde. Bu sayede kaldığımız süre boyunca bir kere bile metro, otobüs ve/veya taksi kullanmadan tüm eski şehri karış karış yürüyerek dolaşabildik. Kaldığımız yeri öyle sevdik ve benimsedik ki daha sokağa ilk girdiğimiz an itibariyle ‘bizim’ evimiz, ‘bizim’ sokağın köşesi gibi tabirler dilimize pelesenk oluvermişti. Eylül sonu gitmiş olmamız şehri yaya olarak gündüz ve dahi gece gezebilmemize olanak sağladı. Hem hava sıcaklığı gece-gündüz sokakta olmamıza elverişli idi, hem de gün batımı acele etmiyordu. Bu şehri keşfetmek isteyenlere benzer tarihleri öneriyorum; Madrid’de sokaklar, binalar, dükkanlar, heykeller ve her köşe başı keşfedilmeyi bekleyen detaylarla dolu. Ve Madrid bu detaylarıyla güzel, bizden söylemesi!
Hani biz grupça İspanya’ya gidiyoruz diye çok heyecanlı idik de bi baktık Madridliler, Barcelonalılar ve hatta tüm Katalanlar bizden daha heyecanlı! Kolay mı, Los Maymuños şehirlerine/ülkelerine geliyor, nasıl heyecanlanmasınlar demek isterdim ama onların gözü dönüş günümüz olan 1 Ekim’de yapılacak referandumdan başka bir şey görmüyordu.

Tarihi bir dönemeçten geçen İspanya’nın referandum telaşı ve çabalarından gözüme takılanları da yazıda aktarmaya çalışacağım ama gelin önce gezinin sıfır noktasına dönelim bir süre: 26 Eylül akşamı grubun İstanbul’da kavuşma anına.
Planı daha biletleri aldığımız gün yapmıştık; Haluk Hoca yaşadığı şehir Alaçatı’dan İstanbul’a 26 Eylül’de gelecek, o akşam tüm grup (yine Okan hariç) benim evde kalacak, 27’si sabah havaalanına birlikte gidilecek. Hoca, gelir gelmez elleriyle yaptığı ‘begleri’lerimizi hediye ederek hem kelime dağarcığımıza yeni bir kelime ekledi, hem de bizi mutlandırdı. Bilmeyenler için, begleri, 15-20 cm’lik bir ipin iki ucuna iri boncuklar geçirilerek yapılan Yunan tesbihi. Doğal bir şekilde grup simgemiz oluveren beglerilerimiz tüm gezi boyunca ellerimizde sallanarak bize eşlik etti (hani evden çıkarken anahtarı unutmadın di mi diye sorulur ya, beglerin nerde diye hesap soruyorduk unutana. Şapkasız, pardon beglerisiz, çıkmayız abi!) Hocamız sağolsun, bununla da kalmamış, hepimize özel başka hediyeler de düşünmüş, getirmişti. Grup üyelerinin hediyeleri kendilerinde saklı ama ben benimkini mutlaka paylaşmalıyım burda: Hasan Safkan’ın  1994 yılında yaptığı motosiklet gezisini günlük olarak kayda aldığı, el yazısına benzer bir fontla yazılmış, gezisi sırasında topladığı belgelerle (biletler, yurtdışı çıkış izinleri, yemek fişi, el yazısıyla notları vs vs) zenginleştirilmiş ve sadece 1000 adet basılmış ‘Kuzey Afrika’dan Portekiz’e. Ordan Eve’ isimli kitabın 385. sayılı kopyası. Benden mutlusu yok şu an! Piyasadan bulamayacağım bu kitap bana gezi yazılarımı başka formatlarda da derleme-paylaşma için esin verdi. Hatta bu Madrid gezimizi benzer şekilde aktarmak üzere Didem’le kolları sıvadık.

Eh grup buluştuk ya, heyecan iyice doruğa çıktı; nefis bir akşam yemeği eşliğinde hasret giderip uykuya dal(maya çalış)dık.
O gece Didem’le ben heyecandan uyumadık, Aytaç ile aynı odayı paylaşan Hoca ise Aytaç’ın özel serenadından(!). Uyanma saatimize yakın sızmışız, başka bir zaman olsa bu kadar az uyku sonrası uyanmak kesin söylenme sebebi. (Bizden önce kalkıp hazırlığı yapan Haluk Hoca sayesinde) enfes bir kahve kokusu, ve hepimize aynı anda bu parçanın adı nedir Hocam, sorusunu sorduran bir ezgi ile uyandık. Bir sabah Meriç Dönük’e ait ‘Mahfuz’ adlı albümden ‘Ece’yle Vals’ şarkısıyla gözünüzü açın, o gününüzün çok güzel geçeceğine her türlü bahse girerim!

Tabii günler öncesinde başlayan, müzik arşivinden faydalanabilmek için, uçakta Hoca’nın yanında kim oturacak tartışması da bu şarkı ile yeniden alevlendi. Kim bilir o FiiO X5 aletinin içinde başka ne şarkılar var bizi başka dünyalara taşıyacak? Sonuçta Aytaç’ın kibarlığı, Didem’le benim Bizans oyunlarımız sayesinde uçakta üçlü koltukta Hoca’yı ortamıza oturtup, ona parça seçme görevi verip iki kadın kulaklıkları ele geçirdik J
4 saatlik yol bolca sohbet, müzik, tablet üzerinden kelime oyunları ile göz açıp kapayıncaya kadar geçti.

Madrid’e ilk adımlarımızı atarken şehrin ismiyle ilgili bir miktar bilgi vereyim:
Madrid ismi, Mayrit kelimesinin zaman içinde dönüşmesiyle son halini almış. Anlamı: ‘Çok sayıda su yolu.’ Araplar, ‘sulak alandaki zengin toprak’ anlamına gelen Magerit isimli köye inşa etmişler şehrin ilk kale duvarlarını, tahminen 865 yılında. Bu tarihten 1083 yılında 6. Alfonso’nun kuşatmasına kadar İslam dünyasının egemenliğinde Arapların elinde kalmış.

Günümüzde bu dönemlerden kalmış bina, kalıntı, ya da yaşayış tarzına rastlamak pek olası değil. En azından geçirdiğimiz 4 gün boyunca bizde böyle bir izlenim oluşmadı.
İlk gün uykusuz olmamıza rağmen, evimize yerleştikten hemen sonra bir şeyler atıştırmak için yakınımızdaki A La Santa Meydanı’a attık kendimizi. Öneri ev sahibemiz Concha(Konça diye okunuyor)’dan gelmişti. Concha’nın pozitif enerjisi, güleryüzü ve misafirperverliği bu şehri daha ilk andan sevmemizde büyük rol oynadı.

Gelirken yerel pastırmaları jamon(hamon diye okunuyor) yemek, kırmızı şarap içmek ve her tür lokal tapas(meze) tatmak üzere hedefe kitlenmiştik. İlk öğünümüzden son güne kadar bu hedeften çok az saptık, saptığımız zamanlarda da hiç pişman olmayacağımız başka şeyler tattık. Gezinin bir başka vazgeçilmezi ise bu yemekler sırasında kendiliğinden ortaya çıkan yemek duamız oldu: ‘Allah’ım bize hergün jamon, şarap, ve sağlık ver!’ Bu duaya duruma göre başka kelimeler de eklendi zaman zaman ama onlar grup üyelerinde saklı J

Bu arada, jamon İspanya’da  genel bir tabir; bölgelere göre çeşitleri var. Madrid yöreye özel olanın ismi mesela ‘jamon Iberia.’ Yine de her bölge için ortak sınıflandırma jamonun et miktarına göre değişiyor. Kurutulmuş büyük bacaklar dükkanların vitrinlerini süslerken tırnak kısımlarında farklı renkler göreceksiniz: Mavi, kırmızı, siyah. Her bir renk o jamondaki et/yağ miktarını gösteriyor. Fiyat olarak da daha ucuzdan pahalıya aynı sıra ile değerlendirebilirsiniz bu renkleri.

İlk gün A La Santa meydanında karnımızı doyururken plansız bir şekilde birbirimizi habersiz fotoğrafladığımızı da farkettik. Bu durum bir gün sonrasında haberim yokmuş gibi beni bir de şurda, şu şekilde çeker misin diye sipariş vermeye dönüştü. Bakmaya doyamadığımız manzaralar, ifadeler var hepimizin arşivinde şu an.
O gün akşamüstü Okan da Londra’daki işlerini bitirip bizlere katılacaktı. Ay, altı üstü uçağı 20 dakika rötar yaptı, kavuşma anımız için bizde bir heyecan bir heyecan! Veee, akşam yemeğine grup artık tamamız, Okan da aldı beglerisini eline, güzel bir yemeği hakettiğimizi düşünerek Madrid sokaklarına çıktık. A la Santa Meydanı’na yakın bir ara sokakta La Casa de Abuela isimli yerde açık havada yediğimiz yemeğin tadı mı daha güzeldi, sohbetimizin tadı mı seçmek hayli zor. Mekanın kendi yaptığı rezerv şarapları (Toro) eşliğinde yediğimiz jamon, ekmek, karides neydi öyle! Bir de sağolsun Aytaç’ın girişimiyle ara sokakta tam üçgen bir köşe başında açık alana oturabilmiştik ki mahallenin muhtarları gibiydik. İlk gece yataklarımıza girdiğimizde yanaklarımız gülmekten acıyordu.

Gitmeden önce farklı kaynaklarda Madrid’in Avrupa’da en mutlu insanların yaşadığı birkaç şehirden biri olduğunu okumuştum. Bunu biz görüp hissedebilecek miyiz sorusu aklımda idi giderken. Ekiple de paylaşmıştım bu bilgiyi ve merakımı. 4 günlük gözlemlerimiz okuduklarımı doğruladı. 7’den 70’e insanlar mutlu, huzurlu; şehrin bir karakteri var, özellikle eski şehrin (citta viejo) ara sokakları, binalar, mekanlar bu hissi pekiştiriyor. Gittiğimiz dönemde, aslında, Madrid sokakları her zamankinden daha hareketli idi. Malum birkaç gün sonrasında hükümetin onaylamadığı referandum yapılacaktı (Katalanların ayrı bir yönetim talepleri için). Binalar bile desteklenen grubun bayrağıyla (Ispanya ya da Katalan bayrakları ile) donatılarak taraf olmuştu. Gündüz-gece sokak gösterileri vardı, ama yine de insanlar birbirine saygılı, özenli görünüyorlardı, ve mutlu bakıyorlardı.
Katalonya kelimesi tarihte ilk defa 11. Yüzyılda ‘Marca Hispanica’ olarak adlandırılan Müslümanlara karşı oluşturulmuş tampon bölgeye atfen kullanılmış. Kelimenin anlamı ile ilgili farklı teoriler var; en çok kabul gören 2 tanesi ‘kaleler ülkesi’ anlamına gelen ‘Castla’ kelimesinden türediği ya da Gotlar’ın ülkesi anlamına gelen ‘Gotlandia’ kelimesinden türetilmiş olduğu. Katalan bayrağı ise ‘Senyera’ diye adlandırılıyor, paralel şekilde dizilmiş 5 sarı ve 4 kırmızı çizgiden oluşuyor. Müslümanlarla savaşta yaralanan Frenk ve Roma Kralı Şarlemayn’ın kanayan parmaklarını Barcelona kontu I. Wilfred (nam-ı diğer kıllı Wilfred)’in altın kalkanı üzerine sürmesi ile sembolize olmuş.  Tarih boyunca ayrık ve özerk olmayı hissetmiş Katalonya nüfusu bugün toplam nüfusun %16’sını oluşturuyor. GSMH’nın ise %19’unu üretiyor.Hal böyle olunca İspanya’nın en zengin bölgerinden biri olan Katalonya bağımsızlığını ilan edebilmek için direniş isteğini artırmış durumda.

İlk tam günü yaşayacağımız Perşembe günü sabahını Prado Müzesi’ne ayırmıştık. Büyük ve kapsamlı bir müze. O yüzden gitmeden önce görmezsek olmaz dediğimiz birkaç sanatçıyı belirlemiştik. Bunların başında Goya, Rafael, ve Velazques vardı. Müzeden aklımda kalanlar, notlarıma yansıyanlar şöyle:
Müzedeki en önemli eserlerden biri Bosch’un (El Bosco) ‘El Jardin de las Delicias(Dünyevi Zevkler Bahçesi)’ isimli eseri. 3 kanatlı dev bir çalışma. Gördüğünüz her detay başka bir his çağrıştırıyor.

Rafael’in tablolarının olduğu kısmı gezerken Haluk Hoca kadın figürlerindeki masum bakışlara dikkatimizi çekti, Rafael’in eserlerinde bu bakışı yansıtmaya odaklandığından bahsetti.
Goya’nın eserleri beni hep şaşırtır. İlk defa bu sergide farklı dönemlerdeki eserlerini birarada görme şansım oldu. Erken dönemlerde para kaygısıyla yaptığı eserler ile olgunluk döneminde ruh halini yansıttığı eserlerin aynı sanatçı tarafından yapıldığına inanmak hayli zor. Pinturas Negros (Siyah Tablolar) eserleri isminden de anlaşılacağı üzere Goya’nın ruhunun ve tabii o dönemin karanlık ve depresif halini size öyle geçiriyor ki!

Velazques’in Meninas (Nedimeler) tablosunun önünde ise duygulanmamın çok başka bir sebebi vardı. Muhan (Soysal) Hocam’ın bu eserle birlikte efsane olmuş hayat dersi aklıma geldi. O gün öğle yemeğinde ilk kadehimiz bu sebepten Muhan Hoca’ya ulaşsın diye gökyüzüne doğru kaldırıldı.
Dureno’nun eserlerine attığı, ad ve soyismini simgeleyen AD figürü üzerine konuşurken Aytaç hemen kendine pay çıkardı; artiz arkadaşımız altta kalacak değildi ya!  Müzeden çıkarken Goya’nın keçilerle ne derdi olduğunu anlamaya çalışıyordu ısrarla...

Prado Müzesi’nin hakkını vermek istiyorsanız en az 2 güne ihtiyacınız var. Biz yarım günde hedefe kitlenmiş bir tur yaptık; fırsatım olur da bir kez daha Madrid’e gidersem bu müzeyi tekrar ziyaret etmeyi isteyeceğim.
Müzeden sonra kendimizi eski şehrin ara sokaklarına atmıştık. Tesadüfen bulduğumuz bir Peru restoranındaki lezzetlerden nasıl gözümüz dönmüşse 15 kişilik yemeği 5 kişi yedik (tabii diğer masalarda oturan aslen Perulu arkadaşların yeme kapasitelerini görünce altta kalacak halimiz yok ya diye hırs yapmamızın da etkisi olmuştur.)

O günün kalanında sokaklarda kaybolmak, Don Paco barını keşfetmek, sadece yanaklarımız değil karnımız ağrıyıncaya kadar gülmek ne güzeldi! Farklı tercihleri ve zevkleri olan bireylerin sevgi ve saygıyla bir grup olması, birbirinden beslenmesi, başka başka şeyler öğrenmesi, yeri geldiğinde nazını geçirmesi, yanında körkütük sarhoş olacak kadar birbirine güvenmesi öyle kıymetli ki. İşte biz Los Maymuños tam böyleyiz, beglerimiz ellerimizde 12 kollu bir deviz! (Hayır sarhoş değilim, bi maymunumuz daha var, o bu geziye gelemedi, sevgili Mizgo).

O akşam Flamenko izlemeye gittik. Tutku nedir derseniz tek kelimeyle Flamenko derim! Aşkı, sevgiyi, kızmayı, üzüntüyü kısacası her tür duyguyu yüz ifadeleri ve vücut hareketleriyle böyle çarpıcı vermek, her duyguyu hakkıyla en derin yaşamak başka şekilde ifade edilebilir mi acaba?

Ertesi gün biraz buruk uyandık; Okan, çünkü, İstanbul’a dönecekti. 2 küçük çocuğunun baba özlemleri onun geziye kısa katılması için çok geçerli bir sebepti.
Evde Haluk Hoca’nın hazırladıklarını, Okan ve Aytaç’ın garip kahve makinasını becerip çalıştırarak yaptığı kahve eşliğinde yiyerek kahvaltımızı yaptık ve Okan’ı uğurladık.

O gün hedefte Reina Sofia Müzesi vardı. Müzede onca eserin arasında (Guernica dahil) beni en çok etkileyen tablonun Miro’nun ‘Spanish Dancer’ adlı çalışmasının olması bir gece önce büyülendiğim Flamenko dansından dolayı mı diye düşünmeden edemiyorum.

Picasso’nun meşhur Guernica adlı tablosu bu müzede. 1937 yılında küçük bir Bask kasabası olan Guernica’yı Alman ve İtalyan güçlerinin hava saldırısı ile yerle bir ederek 1654 sivili öldürmesinin utancını insanlığın yüzüne vurmuş Picasso kendi silahıyla. Eseri aynı yılın Temmuz ayında Paris’te sergilemiş. 70 yıldan uzun bir süre Franco’nun diktatörlüğüyle yönetilmiş bir ülkede Franco’yu destekleyen Alman ve Italyan kuvvetlerinin bu insanlık dışı saldırısını protesto etmek için yapılmış eserin, yine Franco tarafından 1960 yılında ülkede sergilenmesi için Picasso’ya davet gönderilmesi ise ilginç bir ayrıntı olarak gözüme takıldı. Picasso, Franco’nun bu talebini basiretli duruşuyla reddetmiş.
Bu bilgiyi okuduğum sırada, aklımda başka bir soru daha vardı: Bu kadar uzun faşist yönetime maruz kalmış bir ülkenin ve toplumun nasıl olup da evrildiği, medeniyet ve mutluluk seviyesini artırdığı. Bu aralar farklı kaynaklardan o dönemi okuyarak, bugüne kadar olan ekonomik, kültürel ve sosyal değişimin nasıl gerçekleştiğini anlamaya çalışıyorum. İlk çıkarımım şu: İspanya her döneminde -baskıcı rejimler hüküm sürdüğünde bile- sanatı ve sanatçıyı desteklemiş. Sanatın her alanında üretim hep olmuş. Günümüzde kapitalist düzene ve egosuna daha fazla yenilen insanlığı kendine getirecek en büyük gücün bu olduğuna inanıyorum. O yüzden görsel, işitsel her türlü sanatın desteklenmesi, herkesin en az birkaç sanat alanında gerek üreterek gerek üretene destek olarak çaba göstermesi giderek önem kazanıyor. Bizi biz yapan duyguları çoğaltarak dünyayı yaşanabilir halde bizden sonraki nesillere bırakmak için sorumluluğumuz olduğunu unutmamamız gerekiyor.

Reina Sofia Müzesi’nde (bir savaş muhabiri olan) Robert Capa’nın İspanya İç Savaş dönemine ait fotoğraflarının bulunduğunu da belirtmeliyim. Çok etkileyici fotoğraflar var, mutlaka vakit ayırın derim. Referanduma sayılı saatler kala Katalanlar ve İspanyolların yakın tarihine ait bu fotoğrafları seyretmek daha da anlamlı oldu.
Müzeden çıktıktan sonra direnişçi ve anarşist ruhumuz da bir miktar daha kabarmıştı, sloganlar atarak yürürken yol bizi Madrid tren garı binasının önüne çıkardı. Binanın dış kısımında ne olduğu yazmasa idi ilk girişte buranın dev bir botanik bahçesi olduğunu düşünebilirdik.

Öğle yemeği sonrası İspanyol ayakkabısı alabilme arzusuyla ev sahibimiz Concha’nın önerdiği Augusto Figueroa isimli caddeyi hedeflemiştik. İstediğimiz gibi değişik tasarımlı, yerel ayakkabıcılar bulamadık ama bu caddede otantik bir kahve dükkanı keşfettik. Dükkanın sahibi ikinci kuşak idi, güleryüzle bize sorduğumuz tüm kahve çekirdekleri hakkında bilgi verdi. Dünyanın hemen hemen her yerinden kahve çekirdekleri getiriyorlar. Dükkanda biraz da İspanyolca pratik yapmaya çalışırken içtiğimiz kahve sonrası bıraktığımız bahşişin yarısını bize geri verdi sahibi, bu çok alamam diye. Oysa sadece %10 kadar bir rakam bırakmıştık. Hani insanlar mutlu demiştim ya, aynı zamanda tokgözlü.

Grupta hepimizin – Haluk Hoca dışında- İspanyolcayla ilgili bir birikimi var. Didem ve Aytaç üniversite eğitimleri sırasında ders almışlar, ben merakımdan dolayı bu dili öğrenmek için bir süredir çaba gösteriyorum. Gelin görün ki kelimelere meraklı Haluk Hoca hepimize fark attı. Latin diline, ve tabii etimolojiye olan merakı sayesinde hepimizden daha fazla okuduğunu anladı.
Haluk Hoca ve öğrenme/öğretme merakı demişken:

Geziye başlamadan önceki gün Istanbul’a ayak bastığı an itibariyle bize ‘Siesta’ filmini izlemeniz lazım deyip durdu. Filmin ilk sahnesi Madrid havaalanı ile başlıyormuş. Tamam aldık listemize diyoruz, her gün en az 3 kere daha hatırlatıyor. En sonunda dayanamayıp o akşamüstü yemek öncesi dinlenmek için eve uğradığımızda internetten bulup ekrana yansıttık filmi. O akşam tamamlayamadık ama dönüşte kalan kısmı da izledim. (1987 yapımı, Mary Lambert’in yönettiği bu filmde kimler yok ki! Ellen Barkin, Gabriel Byrne, Isabella Rosalini, Martin Sheen ve Jodie Foster ilk aklıma gelenler. Meraklısına duyurulur.)
Geziyle ilgili hatırladıkça gülümsediğim bir diğer anektod:

Hoca, yine, geziye başlamadan önceki gün geldiğinde mendilimi unuttum, mendil lazım bana dedi birkaç kez. Bunu duyan düşünceli Aytaç akşam yemeği öncesi Yeniköy sahilinde içki yudumlarken masadan kalkıp gidip karşıdaki marketten kağıt mendil aldı geldi. Biz Hoca, Aytaç’a teşekkür edecek diye beklerken bunu ne yapayım, bez mendile ihtiyacım var benim diye serzenişte bulundu. Ay Aytaç hayret bir şeysin, bunu nasıl düşünemezsin!? J Biz çekirgeler Madrid sokaklarında gezerken 1800’lü yıllarda açılmış kişiye özel gömlek diken bir dükkan gördük. O dükkanda bulup aldığımız beyaz renkli pamuklu bez mendil Hoca’yı başka, bizi başka mutlu etti. Ben eminin ki bir süre sonra uğur olarak kullanmak için Aytaç o mendilin de peşine düşecek! (Grup anladı, ne demek istediğimi!)

O akşam yemek için bir gün önce tesadüfen keşfettiğimiz ve barında keyifli zaman geçirdiğimiz Don Paco isimli mekana gittik. Yine mekanın rezerv kırmızı şarabı eşliğinde yemeğimizi yedik. Diyeceğim odur ki, İspanya kırmızı şarap konusunda bence en iddialı ülkelerden biri. İçtiğimiz tüm şarapların tadı damağımızda kaldı. Yemek sırasında Don Aytaç’ın (ikinci şişeyle birlikte yerel kişiliğe büründüğünden bu lakabı artık hakediyor) önerisiyle şişe çevirme oyunu oynadık. Daha önceden bildiğim bir oyun değildi bu. Sanal bir uygulama ile Aytaç telefonundan şişe çevirdi, şişenin ucu kimi gösteriyorsa o yanındakine kendisiyle ilgili bir soru sordu. Biz de sanırdık ki bu grup birbirini çok iyi tanıyor! Neler öğrendik neler, birbirimizle ilgili. Tabii konu öğrenme olunca arada bazı terimlerle ilgili Hoca tarafından sorguya çekildik. Bir süre geçsin soracağım gruba, strateji nedir, Cebeli Tarık’ın hikayesi nedir?
Cumartesi sabah giyinirken sapsarı bir kıyafet seçtim, kıpkırmızı ruj sürdüm. Sokaklarda referendum taraftarı ve karşıtı grupların gösterileri vardı, en azından renklerimizle onları desteklemeliydik! Herkes gösteriye koşarken ama biz o renklerle erkenden Churros (çurros) yemeye koştuk. Zira bir gün önce şehrin en meşhur meydanı olan Plazzo Mayor’un hemen dibinde gördüğümüz bu tarihi pastanenin kapısındaki o uzun kuyruk oluşmadan tatlımızı keyifle yemek arzusundaydık. Churros İspanyollara özel bir tatlı. Bizim tulumba tatlısına benzer bir hamur (ama şerbetli değil) özel bir sıcak çukulataya batırılarak yeniyor. Tam kahvaltı sonrası olduğu için çok yiyemedik ama lezzetli idi. Ardından Plaza Mayor Meydanı’nı şöyle bir göz hapsine aldık. Bu sene Plaza Mayor’un 400. kuruluş yılı imiş. O yüzden yıl boyunca şehirde çeşitli etkinlikler planlanmış. Malesef bizim olduğumuz tarihlerde ne bir konser vardı, ne de sokak etkinliği.

Ardından Mercado de St. Michel’e yöneldik. Burası adından da anlaşılacağı üzere kapalı bir pazar alanı. İçerde çeşitli şarküteri ürünleri, çeşit çeşit jamonlar ve taze sebze meyve satılan tezgahlar var.  Ve tabii bir şeyler yudumlamak için barlar. E madem artık yerel olduk, bir İspanyol ritüelini daha gerçekleştirip birer sabah Cava’sı içmeliyiz dedik (Cava,-Kaava diye okunuyor- İspanyolların köpüren şarabı).

Cumartesi gününün tümünü Plaza Mayor’dan Royal Palace (Kraliyet Sarayı)’a kadar olan eski şehire ayırmıştık. Ara ve arka sokaklarda gezinmek, o sokaklarda yaşanmış hikayeleri, hayatları düşünerek yürümek öyle keyifli idi ki! Taş binalar, kiliseden ayinden çıkmış özenli ve tertemiz kıyafetler giymiş insanlar, dükkanlar, eski kitapçılar, barlar, eski arabalar, arnavut kaldırımlı sokaklar bizi bizden aldı. Eski bir kitapçı dükkanından ‘Sociedad y Cante Flamenco’ isimli bir kitap aldım. İspanyolca çalışırken biraz da Flamenko şarkı sözü öğreneyim. Aynı kitapçıdan Haluk Hocam da Jorge Borges’in ‘Ficciones’ kitabını aldı. Nasılsa sular seller gibi Ispanyolca okuyabiliyor J
Pazar bizim dönüş günümüzdü, İspanyolların da sandığa gitme günü. Referandum sebebiyle yollar kalabalık olabilir diye düşünerek erken çıkmıştık alana doğru. İyi ki de öyle yapmışız. Referandumdan dolayı değil ama bisiklet maratonundan dolayı bazı yollar kapalı idi. Kimse trafik sıkıştı, yollar kapalı diye korna vs basmıyordu. Aksine, arabalarından inip bisikletçilere tezahürat yapıyorlardı. E bizim de artık kalbimizin bir kısmı Madrid’li ya benzer şekilde selam verdik geçerken.

Dönüş uçağında hepimiz yorgun, bir miktar uykusuz ama çok mutlu idik. Kulaklıktan Art Garfunkel’in ‘Travelling Boy’ şarkısını dinlerken günlük duamızı ettim:

Allahım bize her gün jamon, şarap, sağlık, sanat, seyahat, dost sesi, aile eli, doğa esintisi, aşk ve kitap ver!

26 Ekim 2018
Yeniköy, İstanbul

Tarihe bir not: İspanya hükümetinin yapılmasını bile reddettiği referandum, Katalanlar’ın karşı direnişi sayesinde ama ancak %42 civarında bir katılım ile gerçekleşti. %90’nın üstünde ‘Evet’ özerk bir yönetim istiyoruz diyen SONuç, nasıl BAŞlangıçlara ve gelişmelere sahne olacak hep birlikte takip edeceğiz.





1 Nisan 2017 Cumartesi

KÜBA: Devrim Ateşinin Isıttığı Ada

İspanyolca konuşabilmekten, bu dilde iletişim kurabilmekten büyük keyif alacağımı biliyordum da ben İspanyolca konuşmaya çabalıyorum diye Kübalı insanların böylesi mutlu olacağını hiç tahmin etmemiştim.

Kafa göz kıra kıra nasıl İspanyolca konuşmaya çalıştığıma yazının içinde ara ara değineceğim. Sevdiğim bu dili gitmeyi çok istediğim bir ülkede ilk defa konuşmaya çalışmanın keyfini, bırakın İspanyolca, anadilimde bile hakkıyla anlatamayacağımdan asıl konumuza girelim hemen: Küba!
Küba epeydir aklımda idi. Bir seyahat dönüşü uçaktaki dergide artık direk uçabileceğimizi okuyunca Nursero’yu aradım. ‘Biz bu bilgiyi öğrendik ve niye hala bilet almadık acaba? J

Şubat ayında 7 gece-8 gün Küba’ya gidiyoruz, hazırlıklar başlasın. Ne kadar blog yazısı bulduysam okudum, bu seyahati daha önce yapmış tüm arkadaşlarımın deneyimlerini ve önerilerini ezberledim. Ve dahi bir Küba rehber kitabı edindim. Sınavına iyi çalıştığından emin olan öğrenci misali ara ara da tüm öğrendiklerimi Nurseren’e aktardım, onun öğrendiklerini de not ettim.

Hazırsanız, Küba yolcuları için yolculuk öncesi hazırlıklarla ilgili bilgileri sıralıyorum:
Vizeye ihtiyacınız var, ama gözünüz korkmasın; 1 günde alınıyor. Ankara’daki Küba konsolosluğunun yönlendirmesi ile Istanbul’daki acentaya 40 Avro ödemem 2 sayfalık basit vize kağıdımı almama yetti. Aslında, o gün acentanın elinde yeteri kadar vize kağıdı olsa idi aynı gün alacaktım. Zira, Nursero için bu işlem sadece 20 dakika sürmüş; o yaşadığı şehir Frankfurt’taki elçilikten aldı.

Bavulunuza koymanızı tavsiye edeceklerimiz: Birkaç tişört, şort ve mevsimine göre belki bir yağmurluk, şapka, güneş gözlüğü ve serin akşamlar için uzun kollu bir merserize. Bunların yanısıra, sabun (ihtiyacınız olmasa bile yerel halka hediye edince mutlu oluyorlar), sinek kovucu, güneş kremi, ihtiyaç olursa diye birkaç ilaç, ıslak mendil, tuvalet kağıdı (orada olmadığından değil; çok seçici iseniz oradakilerin kalitesinden mutlu olmayabilirsiniz). Ve tabii yeriniz varsa (yoksa da yer açın)çocuklar için kırtasiye malzemesi götürmeyi unutmayın, çok mutlu oluyorlar. Hayallerinizi ve heyecanınızı da el çantanıza sığdırdınız mı; tamam işte hazırsınız.
Kredi kartınız, orada nakit  ihtiyacınız olursa bankamatikten para çekmek dışında bir işe yaramayacak. O yüzden yanınıza para almayı unutmayın. Amerikan doları tercih etmeyin. Amerikan  dolarına %10 servis ücreti kesiyorlar. O yüzdendir ki birisine bahşiş verdiğinizde 1USD’ye  aynı miktardaki CUS ya da Avro kadar mutlu olmuyorlar. Avro ve/veya Kanada doları yanınızda bulundurmak için en ideal para birimleri.

Biz konaklamak için ada halkının ‘casa particular’ diye adlandırdığı pansiyonları tercih ettik. Gittiğimiz yeri lokal insanlar gibi yaşamayı tercih ediyoruz çünkü. Ada içinde istediğiniz şehir, şehir içinde bölge seçip uygun pansiyonlardan yer sorabiliyorsunuz. Seçtiğimiz pansiyonların sahiplerine İspanyolca yazmıştım. Gözümüze kestirdiğimiz bir ‘casa’da yer olduğunu öğrenip rezervasyonu yaptıktan sonra gittiğimiz güne kadar içim içimi yedi ama. Ya İspanyolcam yetmedi de kadının söylediklerini tam anlamadıysam? Acaba eksik/yanlış bir bilgi alıp vermiş miyimdir? Niye risk aldım, İngilizce sormadım ki? vs vs..Nursero’ya söylemedim ama içimde fırtınalar esti durdu. Hatta Havana’da havaalanında bindiğimiz taksi bizi evin adresinin önünde indirip de zili bastığımda kapı hemen açılmayınca günah çıkarmak için Nursero’ya ne ısmarlasam diye bile düşündüm bir an. Ama ev sahibemiz Mari kapıyı kocaman gülüşüyle açınca tamam işte görevimi başarıyla tamamladım, bana ne ısmarlıyorsun Nursero moduna geçmem an meselesi oldu. Çabalamak bir ömür sürer, başardıktan sonra şımarmak bir dakika! J  Bu arada, yazdıklarımdan ürkmeyin, İspanyolca bilmeniz pansiyon sitesini kullanmanız için bir ön şart değil; tüm ev sahipleri ile İngilizce iletişim kurmanız mümkün. Giderken bir diğer tedirginliğim de rezevasyonu yaptık ama ön ödeme vs yapmadık, ya bizim yerimizi başkasına verdilerse, garantimiz yok düşüncesi idi. Onu da merak etmeyin, tüm pansiyonlar ve sistem devlet kontrolünde. Sistem bu şekilde işliyor, size söz verdilerse orası sizindir. Ada halkı, turizm gelirlerine bir zarar gelmesin diye çok özenli. Yataklar temiz olur mu diye yanımızda çarşaf ve yastık kılıfı taşımıştık ama inanın hiç kullanmadan ev sahibimize hediye ettik.
Pansiyon ayarlamak için kullanacağınız adres: http://www.casaparticular.com

Bizim Havana’da kaldığımız pansiyonun adı: Clara&Mary (Centro Havana’da)
Konaklama ile ilgili yeni bir bilgiyi de  yeri gelmişken paylaşayım: Airbnb şirketi Küba’da da hizmet vermeye başladı.

Gidiş ve dönüş tarihlerimiz dışında başka hiçbir detayı planlamadan adaya gitmiştik, orda karar verelim istemiştik. Bu sebepten ilk günü Havana’ya ayırdık. Pırıl pırıl bir gökyüzü karşıladı bizi Havana’da. Eşyalarımızı evimize bırakıp ev sahibemizin de şehirde gezilecek yerlerle ilgili önerilerini aldıktan sonra kendimizi Havana sokaklarına bıraktık. İlk izlenimimi not etmiştim, hemen paylaşayım: Sokaklarda, evlerde, yüzlerde öylesi bir yaşanmışlık var ki; o hikayeler, o aşklar, acılar, ve tüm o anılar bir mıknatıs gibi sizi çekiyor. O yüzden tüm seyahat boyunca sokak ve yüz fotoğraflarına yoğunlaştım.
Gelin Havana’nın detayına girmeye başlamadan adayla ilgili bir miktar ansiklopedik bilgi paylaşalım:

Küba, uzunlamasına 1.232 kilometre olan dünya coğrafyasında en büyük 13. ada (nüfus açısından ama belki de en kalabalık olanı). Aslında adalar topluluğu demek lazım. Isla de la Juventud ve birçok küçük adayı da kapsayan bir takımada. Adanın tarihini burada anlatmayacağım ama bana ilginç gelen bir ayrıntı vereyim: Uzun yıllar adaya ambargo uygulamış olan Amerika Birleşik Devletleri'nin Havana’ya uzaklığı adaya ait olan Isla de la Juventud adasının Havana’ya uzaklığından 13 kilometre daha kısa.

Küba, 14 eyalete bölünmüş durumda.  Adada karışık bir etnik grup yaşıyor. %51’i Mulatto diye isimlendirilen Avrupa & Afrika kökenli insanlar. Beyazlar %37, siyahlar %11 oranında. %1 kadar da Çinli var. Derilerinin rengi farklı, ama hepsinin kalpleri, kıyafetleri aynı; sıcacık ve rengarenk!
Ada yaşlı bir nüfusa sahip;  %13’ü 65 yaşın üstünde. Yüzlerdeki  yaşanmışlıkları, o kırış kırış olmuş çizgileri fotoğraflamak istedim ama havasından mı, yediklerinden ya da yaşayış şekillerinden mi bilinmez, 80 yaşın üstündeki insanların bile yüzlerinde çizgiler az. Sağlıklı, dinç ve yaşlarından daha genç görünüyorlar. Bu arada, rehberimizden öğrendim: Kübalılar yaşlı (old) kelimesini insanlar için kullanmazlarmış hiç. Yetişkin (adult) tabirini kullanmayı tercih ediyorlarmış.

Adada okuma yazma oranı neredeyse %100.  Bu sebepten; Küba’da kadehlerimizi sürekli, sosyal sistemi kuran ve halkın sağlık ve eğitime koşulsuz erişimini sağlayan devrimin tüm kahramanlarına kaldırdık. (Nasılsa içecektik, bari iyi bir şeyi vesile edelim dedik) Neredeyse her sokakta bir okul var. Tıp ve eczacılık eğitiminde ileri düzeydeler. Hatta doktor olmak birine hava atmak, ya da kız tavlamak için kullanılabiliyor. Bu bilgiyi adaya gitmeden öğrense idim; dansa kaldırmak isteyen yağız Kübalı bir arkadaşın ısrarla doktor olduğunu söylemesi ile iyi bir dansçı olması arasında nasıl bir korelasyon olduğunu anlamak için uğraşıp durmazdım.
Adada 2 para birimi var: Biri CUC denilen turist pezosu. 1 CUC yaklaşık 1 Avro. Havaalanından ya da şehirdeki döviz bürolarından ya da bankalardan paranızı CUC’a çevirebiliyorsunuz. Tabii sıra beklemek şartıyla. Diğeri CUP denilen yerel pezo ve turist pezosunun 1/24’ü değerinde. Yerel pezo alabilmek için karşınızdakini yerel olduğunuza inandırabilmeniz lazım. İspanyolca konuşmak, görünüş olarak onlara benzemek bir avantaj. Benim yerel pezom oldu; akıcı İspanyolcam ve yanık tenim sayesinde bunu elde ettim demeyi çok isterdim ama tamamen şans eseri yolda buldum J Evdeki en kıymetli parçam şu an o 1 pezom.

Neyse, adayla ilgili bilgilere biraz ara verip adadaki ilk günümüzden ve Havana’dan biraz bahsedeyim: Dediğim gibi, üstüne yaşanmışlık sinmiş caddelerinde yürümek, labirent misali ara sokaklarında kaybolmak öyle keyifli ki! Bir hafta boyunca aynı sokağa defalarca girip her defasında başka bir detay keşfettiğimizi, başka tatlar aldığımızı rahatlıkla söyleyebilirim. Kolonyal dönemden kalma eserlere sahip olduğu için UNESCO Dünya Kültür Mirası’na girmiş Eski Havana(Viaje Habana)’daki Calle Obispo (calle=sokak) en meşhur caddelerinden biri. Kerteriz orayı belirleyin, ama ondan sonra bırakın kendinizi ara sokaklara. İlk gün tesadüfen karnımızı doyurmak için keşfettiğimiz ama sonra tüm hafta müdavimi olduğumuz El Dandy Bar’a (Plaza del Cristo, Calle Brasil, #401 esq. Villegas, Habana Vieja) gitmeden, orda Daiquiri ve Mohito içmeden, barda o kokteyleri hazırlayan barmen arkadaşlarımıza selamımızı iletmeden dönmeyin lütfen. Bizce Havana’nın en leziz mohitosu ve daiquirisi o barda yapılıyor. Bu arada, barda yudumlayacağınız kokteylinize bir siglo ve/veya puro eşlik etmezse de eksik kalırsınız.
Havana’da ilk gün, Nursero’nun adaya  gelmeden fotoğrafını görüp de büyülendiği Primavera heykelinin izine düştük. Rafael Miranda San Juan tarafından yapılmış bu devasa heykel gerçekten çok büyüleyici. Bir kadın yüzünün insanın tüm duygularını  cinsiyetten bağımsız olarak en doğru aktaracağı iddiası ile yapılmış. Dakikalarca bakabiliyorsunuz. Bu sayede ünlü Malecon sahil yoluna da adımımızı atmış olduk. Hadi dedik, madem güneş batmak üzere Malecon üzerinden yürüyerek ünlü ve tarihi Hotel Nacional’e gidelim. Ayarlasak bu kadar denk getiremezdik; meğerse o gün akşam dolunay varmış. Biz gün batımı ve gün doğumlarının adalarda ne kadar daha büyülü olduğuna dair konuşurken güneşin tamamen batmasıyla kıpkırmızı yuvarlak ayla göz göze geldik. İkimiz de o an yanımızda profesyonel bir kameramız olmamasına hayıflandık ama gözümüzle gördüğümüz için de ÇOK ŞANSLIYDIK!

Havana’dan diğer şehirlere gidebilmenin birkaç yolu var: Bunlardan birisi rehberli tur almak. Tüm otellerin içinde bu turlara bilet satan masalar/görevliler var. Diğer bir yol ülkenin otobüs sistemini kullanmak (www.viazul.com) ya da araba kiralamak. Her ne kadar toplu yapılan gezileri sevmesem de  az zamanda çok şey yapmak, görmek ve öğrenmek istediğimiz için vakti daha değerli kullanacağımızı düşündüğümüzden tur almayı tercih ettik.
Adada ikinci gün, turla Havana’ya 2,5 saat mesafedeki Viñales (Binyales diye okunuyor) ve Pınar del Rio şehirlerine gittik. Viñales adada ve ( iddia ettiklerine göre) dünyada en kaliteli tütünlerin üretildiği şehir. Tropik bir adada şehirlerarası yollar keyifli, çünkü doğa ve manzaralar ruhunuzu okşuyor. O yüzden de araba kullanmayı tercih etmediğimiz için bir kez daha memnun olduk, manzaralara daha çok odaklanabildik. Bu gezi sırasında bir puro fabrikası da ziyaret ettik. Ben purodan çok anlamam ama ordan alıp getirdiğim purolar işin ehilleri tarafından gayet beğenildi, keyifle içildi. Bir dahaki gidişimde daha çok alacağım kesin!  Viñales’in bir diğer alametifarikası da –çoğunuzun ismini halihazırda bildiği - piña colada isimli kokteyl. Ama bir orda için, ondan sonra başka yerlerdekini hep elinizle iteceksiniz, bu olmamış diye.

Aynı gün yine Viñales vadisi içinde yer alan ve dünyada sadece 2 adet bulunan (diğeri Çin’de imiş) ve dört yılda boyaması tamamlanan kayaları da gördük. Dünyada kayalar üstüne yapılan en büyük resim bu. Öğle yemeğimizi bu alanda yemek keyifli oldu. Akşam saatlerinde Havana’ya döndük.
Tekrar Havana’daki keşiflere başlamadan adayla ilgili öğrendiklerimizden/deneyimlediklerimizden biraz daha serpiştirivereyim araya:

Malum ada tropik, o yüzden bolca tropik meyve var; belli başlıları: Juavo, banana(muz), ananas, guayaba, papaya, mango, pina, mamey, melon, naranja (portakal), limon. Sayarken bile ağzım sulandı. Gittiğiniz mevsime göre olanları bolca yiyin. Mis gibi kokuyorlar, ve meyvelerin doğal tadını alıyorsunuz.  Meyveye doyduk. Aslında meyve adada çeşidi en bol yiyecek demek de yanlış olmaz.
Avokado, ise, orda sebze statüsünde. Sebze çeşidi kısıtlı. Yıllarca sadece şeker kamışı üretilmiş adada.  Amerika ambargosundan sonra şeker geçinmek için yeterli olmayınca tarım bir miktar çeşitlenmiş. Şu an soğan, sarımsak, yuka, domates, biber, pirinç ve mısır yetişiyor adada.

Sosyalist sistemden dolayı her alanda çeşit yok denecek kadar az. Marketlerde (market dediğime bakmayın, bakkal-büfe arası bir şey) tüm ürünleri toplasanız 15 çeşitten fazla bir şey bulamazsınız. Deterjan az bulunuyor ve herkesin alabileceği bir şey değil; o yüzden vitirinlerde sergileniyor. Şişe su, mesela, marketlerde satılmıyor. Ekmek tek çeşit, yerli kola ve bira var. Turistlerin gittiği mekanlarda Coca-Cola bulmak –malesef- mümkün.
Yemek çeşidi de az haliyle, ama lezzetli. Vallahi yediğimiz tavukların tadı damağımızda kaldı. Deniz mahsülleri hem ucuz, hem tadı yerinde. Kahve de yetişiyor, söylemeyi unuttum. Ve kahve çekirdekleri bayağı sert. Ben bile - ki her içecek de olduğu gibi kahveyi sert severim, bazen süt koydum içine sertliğini kırmak için. Ama aromasını çok beğendim. Kahve çekirdeği turistlerin tercih ettiği bir hediyelik.

İnternet var mı, yok mu belli değil. Aslında bizdeki kadarına da ihtiyacımız var mı, yok mu; o da kocaman bir soru işareti J 1 saat internet kullanabileceğiniz kartlar alıyorsunuz(sadece bir şirket var), 3 CUC karşılığı. Bu birinci basamak. Sonra wi-fi çeken bir alan bulmalısınız. Nasıl mı? (Onlar taş diyorlar bu alanlara) Gözlerini telefonlarından ayırmadan bakan ve kullanan bir grup insan görürseniz bingo, wi-fi alanına ulaştınız demektir. Bu da ikinci basamak. Kartınızda yazan şifreyi girip, arada hattan düşe kalka hayata bağlanıyorsunuz. Biz sadece günde bir defa sevdiklerimize iyiyiz demek için bağlandık o kadar. Bu sayede kendimize ve adanın güzelliklerine daha fazla vakit ayırabildiğimiz için mutluyuz. Teknoloji detoksu için bu ada bir cennet!
İlginç bir istatistik daha: Adadaki köpek sayısı çocuk sayısından fazla. Aileler artık en fazla tek çocuk yapmayı tercih ediyorlarmış. Kadın aile hayatında önemli bir yerde. Kararları ailede kadın alıyor. Bu arada, tüm hayvanlar –köpekler, keçiler, inekler, tavuklar vs..- bir deri bir kemik. Beslenmeleriyle ilgili bir eksiklik yok ama ilginç bir şekilde hepsinin kemikleri sayılıyor.

Yollarda sık aralıklarla bilboardlar göreceksiniz: Devrimi ve kahramanlarını unutmamak, ve nesillere ve ziyaretçilere daha fazla aktarmak istercesine. Başta Fidel olmak üzere devrim kahramanlarının isimleri, fotoğrafları ve tarihe geçmiş sözleri var. (Yo soy Fidel, Hasta la Victoria Siempre, Patricia o Muerta vs.) Ada bu anlamda bir açık hava müzesi gibi.
Hadi özledik, tekrar Havana’ya dönelim:

Tüm seyahati Havana’da geçirsek sıkılmazdık, keşfedecek onca detay var ki! Hemingway’le sokaklarda yürüyüp onun müdavimi olduğu La Floridita barında daiquiri içebilirsiniz, 8 kilometre uzunluğunda Malecon’da güneşin en romantik batışlarından birine şahit olabilirsiniz, Plaza de Armas’tan eski şehire doğru yürüken Atatürk büstüne selam verebilir, Plaza de la Catedral’da ara sokaklarda gezinip eski kitap satıcıları ile sohbet edebilir, bir barda oturup mohitonuzu içerken puronuzun dumanını gökyüzüne gönderebilir, ya da Plaza Vieja’ya ulaşıp köşedeki binanın en üst katına çıkıp da Vinci’nin tasarladığı ‘Camara Obscura’ ile şehre 360 dereceden bakabilirsiniz. Bir dönem berber dükkanlarının olduğu ve bu sebepten girişinde kocaman bir makas heykeli bulunan sanatçılar sokağındaki keyifli barlarda dinlenebilirsiniz. Yetmedi, Devrim Meydanı’na gidip Che ve Camilo’nun silüetlerine devrim selamı verebilir, ve hatta mutlaka Devrim Müzesi’nin ziyaret edip bir ülke nasıl bir inançla bağımsızlığını kazanmış belgeleriyle öğrenebilirsiniz. Ama siz siz olun, bizim yaptığımız gibi devrim meydanı ile devrim müzesi nasılsa aynı yerdedir diyip, 10 adımlık mesafe için taksiye binme gafletinde bulunmayın.  Benim suçum yok, o uzun puro çarptı, çarpıttı tüm bildiklerimi!
Havana’da sokakta gezmenin bir güzel tarafı da sokak heykelleri. Öyle güzel, anlamlı ve estetik heykellerle bezenmiş durumdaki şehir. Bu arada, sokakların güvenli olduğu bilgisinin hemen altını çizeyim. Açıkçası bu konuda daha önce giden arkadaşlarımdan teyit almamış olsa idim, akşamları ara ve arka sokaklara girmeye çekinebilirdik. Turist, ada halkı için önemli bir geçim kaynağı; o yüzden ve tabii polis de varlığını sürekli ve kibar bir şekilde hatırlattığından, sokaklar günün her saati güvenli.

Herkes bildiği için mi acaba, Havana’da ve Küba’daki eski arabaların cazibesinden şu ana kadar bahsetmedim diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Konfor deseniz ne gezer, teknolojinin esamesi okunmaz, ama bu arabaların havası başka hiçbir arabada yok. Giderek sayısı azalsa da, toplam araç nüfusu içinde yüzdesi düşse de karizmalarından hiçbir şey kaybetmiyor bu rengarenk arabalar. Pembe puanlı beyaz olanını ilk gün gözümüze kestirmiştik, binmeden dönmedik..
Havana’yı keşfederken arada 2 gün başka bir tur daha aldık. O iki günlük geziye dört şehir sıkıştırmıştık: Santi Spiritus, Trinidad, Cienfuegos ve Santa Clara şehirleri.

Yol üstünde gördüklerimizden notlar:
Rio Agabama (118km) adanın en uzun nehri. Santi Spiritus’tan Trinindad’a  giderken ara ara eşlik etti bize.

Placetas şehri tarım alanında en önemli şehirlerden biri. Şu an adanın şeker kamışı üretiminin büyük bir bölümü bu bölgede yapılıyor. Yabani defnesi ile de meşhur. O yüzden şehir ‘La Villa de los Laureles’ (el laurele=defne)  diye de biliniyor.
Şehirlerarası yollarda ellerinde para sallayarak otostop çeken birilerini göreceksiniz;  aklınıza yanlış fikirler getirmeyin, bu Küba’da çok normal. Otobüslere ve toplu taşım araçlarına yolculuk yapma niyetlerini bu şekilde belirtiyorlar.

Trinidad, adanın en mehur ve turistik şehirlerinden biri. UNESCO korumasında. Çok keyifli, sokakları arnavut kaldırımı ve tertemiz, cıvıl cıvıl bir şehir. Biz Trinidad’a yakın küçük bir kasabada bir pansiyonda konakladık. Ev sahibemizden o şehre özel Chancancara isimli kokteyle biraz daha sert olsun diye ekstra rom koymasını isteyince daha yemek bitmeden sarhoş olup sızdık! Bu sebepten Trinidad’ın gece manzaraları artık bir sonraki seyahatimize kaldı.
Küba’da en etkilendiğim yerlerden biri de tabii ki Santa Clara şehrinde Che’nin anıt mezarı ve müzesi oldu. Üniversite yıllarımda Che’nin hayatını büyük bir gıpta ile okumuştum, içimdeki gençlik ateşi onun devrim ateşiyle iyice coşardı. Bir anda Che’ye bu kadar yakın olmak, yüreğimi nasıl kabarttı inanın tarif bile edemiyorum. Müzeyi gezerken tüylerimin diken diken olmasını, gözlerimden yaş süzülmesini engelleyemedim. Anıtın da bulunduğu ve bugünlerde yabancı devlet başkanları geldiği zaman törenle karşılandıkları meydanda yere yatıp gökyüzüne bakarak onların devrim günlerini ve mücadelelerini gözümün önüne getirmeye çalıştım. Etkilenmemek elde değildi.

Dönüşe geçmek üzereyken kartpostal almak için bir dükkanın önünde durduk. Bir kartın üstünde Che’nin heybetli bir heykeli vardı. Rehbere bu heykel nerde diye sorduğumda iki blok ötede ama bizim yolumuzun üstünde değil, geç kalırız dedi. Sanırım verdiği cevaba bozluduğum için neden gitmiyoruz diyemedim. Ama aslan Nurseren ‘yahu bu kadar yakınına gelip görmeden dönülür mü?’ diyerek kontrolü rehberin elinden alınca ve tüm grup da Nurseren’e destek verince, hop 5 dakika içinde heybetli Che heykelinin önünde idik.
Kucağında bir çocuk ile asker kıyafetli Che’nin heykeli anlat anlat bitmez. Üstünde ne semboller var görmelisiniz:

Che’nin pantalonunun bir kenarında uzanmış silahlı bir insan dağda dinlenen gerillayı, kemerinin üstünde yürüyen insan dağlarda ilerleyen gerillaları ve Che’nin saçının içindeki insan figürü ormanda saklanan gerillaları temsil etmekte iken; kucağındaki çocuk geleceği, çocuğun avucundaki zincirleri kıran insan özgürlüğü simgelemek için eklenmiş heykele. Aynı zamanda, Che’nin gömleğinin sağ cebindeki ata binmiş insan yel değirmenleriyle savaşan Don Kişot’u, sağ omzuna tırmanan keçi gerillaların inatçılığını anlatmak içinmiş. Ve öyle saygılılar ki insan ruhuna, heykelin ayağının kenarına her gün taze çiçek demeti bırakılıyor; hiç aksatılmadan. Dediğim gibi, mutlaka görülmeli.
Adayı, adaya iz bırakan kahramanlarla gezmek ayrı bir haz veriyor insana. Bir sokaktan geçerken hissettikleriniz Hemingway kitaplarından bir satırı size çağrıştırıyor; puro içen bir adamın gözlerindeki ışıltı size Che’nin inançlarını hatırlatıyor, bir okul bahçesinden yükselen çocuk sesleri Fidel’in sosyal hakları halka sağlamak için verdiği çabayı ve kararlılığı hatırlatıyor, bir sokak müzisyeninin notaları devrim kahramanlarının adımlarına tempo tutuyor. Buena Vista Social Club grubunun şarkılarını zaten her sokakta duymak mümkün, öylesine gurur duyuyorlar. Küba’nın adı tüm dünyaca bilenen bu isimlerinin yanısıra özellikle müzik alanında önemli işler yapmış ama ilgili kitlelerce bilinen sanatçıları da var. Örneğin, violin sanatçısı Claudio Jose Domingo Brindis de Sala (Avrupalılar onu Black Paganini =el Paganini Negro  diye biliyor)

Müzik Küba’da her yerde. Sokaklarda, restoranlarda, evlerde, okullarda.... Kendilerine özel müzik aletleri var, hediyelik eşya olarak satılan ve en yaygını sallanarak çalınan marakas. Orjinalinin hayvan bağırsağından yapıldığını öğrendikten sonra alete bakışım değişti ama...
Küba ile özdeşleşmiş iki ürün daha var tabii ki: Rom ve puro, ve çeşitleri. Hani bizde ayran yapmayı bilmeyen ev yoktur ya, Küba’da da mohito, daiquiri, pina colada, chancnachara yapmayı bilmeyen evde kalıyor! Rom birçok farklı kokteylin içinde başrolde. Vallahi keyifli içki. Bu seyahatte puro içmeyi deneyimlemek de keyifli oldu. Boy boy, çeşit çeşit siglolar, purolar, cigarillolar denedik.

Tütün ürünleri iki şekilde satılıyor: Devlet kontrolundeki tabacco isimli dükkanlardan ya da karaborsadan! Evet, yanlış duymadınız onların deyimiyle mercado negro, yani karaborsa gayet yaygın. Sizi sevdim, o yüzden size şu fiyata bırakırım pazarlıkları (mi amigo, mi amiga diye seslenirlerse size, bilin ki bir çıkarları olabilir J) , sadece bugün bu fiyat sonra bulamazsınız şeklinde satış kapama teknikleri ile çılgın bir münazara dünyasının parçası olabilirsiniz. Purodan anlıyor olsa idik, bizi de çekebilir miydi bu dünya diye düşünmeden edemiyorum; zira fiyatlar çok cazip.
Eh, insanlarından bahsetmeden bu yazıyı bitiremezdim. Yüreği sevgi ve iyilik dolu, mutlu, telaşı olmayan insanlar yaşıyor bu adada. Ne kadar yüreği özenli insanlar olduklarını birkaç örnekle anlatayım:

Giderken adaya fazla kıyafetlerimizden götürdük. Havana’da kaldığımız pansiyonun sahibesi Mari’nin kocası yok, tek başına oğlunu büyütüyor. Götürdüğümüz tişörtlerin içinde oğluna uygun erkek tişörtleri de vardı. Onları verdiğmizde öyle içten bağrna bastı ki o kıyafetleri, bir çocuk mutluluğuyla. Ve teşekkür etmek için her sabah bize kahve yaptı. (ben de bunu fırat bilip sürekli İspanyolca pratik yapmayı ihmal etmedim tabii) O sabah kahvelerini ve İspanyolca sohbetleri özlüyorum.
Başka bir örnek: 2 günlük Havana dışındaki geziden döndükten sonra bizi kapıda karşıladı Mari, yüzü sirke satıyordu. Necesito hablar (konuşmamız lazım) dedi. Eyvah dedim, ne oldu acaba? Bize teyzesini kaybettiğini, ertesi sabah şehir dışında cenaze olacağını, ve ancak biz kabul edersek gidebileceğini söyledi. Çünkü evi kapatması gerekiyormuş, ama biz olmaz dersek cenazeye gidemeyecek. Olur mu hiç öyle tabii ki biz başka yere gideriz dedik ama gece gece ertesi gün nerden ev bulacağımızı da düşünmeye başladık. Ki o anda bize zaten ev ayarladığını söyledi. Acaba dedim, İspanyolcam yetmiyor da duymak istediğim şekilde mi çeviriyorum derken adresi tarif etmeye başladı. Ve ertesi sabah bizi kendi elleriyle yeni pansiyona götürdü. Acaba burası gibi temiz midir diye Türkçe düşünürken 2015 yılında en iyi ‘casa’ seçilmiş eve geldiğimizi farkettik. Lokasyonu daha iyi ve aynı fiyat. Yeni ev sahibesi fırsatçılık yapıp ne bizden ne ondan ekstra bir ödeme talep etmedi. İmece usulüyle birbirlerine yardım ediyorlar.

Yaşlılar devirimin önemini çok iyi biliyor, ve sosyalist bir düzenden yaşamaktan mutlular. Gençler ise meraklı, ellerindekinin dışında dünyada olan bitene; giyilen kullanılan her şeye. O yüzden kapitalist dünya çok hızlı bir şekilde adaya sızmaya başlamış, önü açılmış. Artık bunun önüne durabilmek pek olası görünmüyor. Adada gezerken defalarca aslında ambargo uygulamanın Amerika’nın bu adaya yaptığı en iyi şey olduğunu düşünmeden edemedim. Çünkü eğer kontrol edilmezse, ada o güzelim Karayip sahilleri sayesinde sadece bir deniz turizmi cenneti haline gelecek ve bunun dışındaki tüm tarihi, doğal ve etnik güzellikleri, Küba’yı Küba yapan özellikleri silinip gidecek.
Sosyal devlet düzeninde yaşadıkları için herkesin evi var. Kiraya, elekrik, suya, eğitime ve sağlığa para ödemiyorlar. Yaşadıkları evler yüksek tavanlı muhteşem evler, ama ne kadar muhteşem olduğunun farkında değiller. Bu evler ellerinden alınıp yeni diye pazarlanıp toplu konut vari evlere aktarılırsa bu insanlar daha çoğa, daha fazla çeşite ve daha yeniye ulaştıklarını düşünüp daha mutlu olacaklarını sanarken kapitalist çarkın dişlileri arasında ezilmeye, üzülmeye başlayacaklar.

Halk en çok parayı yemeğe harcıyor. İki tür harcama kalemi var: Convertible (çevrilebilir) ve convertible olmayan harcamalar. Yemek dışında hemen hemen herşey çevrilebilir durumda; mesela müzeye turist olarak biz 10 CUC ödüyorsak onlar 10 CUP ödüyorlar (yani 24’te bir bir değer) . Ama bir restorana gittiğinizde, yemek convertible bir harcama değil, biz 10 CUC ödüyorsak onlar 10X24 = 240 CUP ödüyorlar. Sadece yerel halkın yemek yediği bazı lokantalarda daha avantajlı yeme şansları var.
Bizi en çok üzen şey ise halkın bir miktar dilenci külltürüne alıştırılmış olması oldu. Çocuklara kırtasiye malzemesi, ve çeşit yok diye –hazır Nursero Almanya’dan gelirken- tadımlık çikolatalar getirmiştik. Bir çocuğa hediye vermenin en güzel yanı onun gözündeki o mutluluğu ve sürpriz ifadesini görmek. Küba’da çocuklar bu hediyeleri artık kanıksamışlar, hiç şaşırmadan ve tabii teşekkür etmeyi unutmadan kabul ediyorlar ne verseniz. Devrimci bir ruhtan, dilenci bir ruha doğru gidiliyor olduğunu görmek üzüntü verdi biraz.

Gelelim, bu gezinin son sürprizine. Hani dedik ya, insanların yürekleri sıcacık. Son gün erkenden alana gittik. Amacımız, acil çıkış koltuklarından kapmak. Ne de olsa, Karakas’a uğrayarak İstanbul’a dönecek uçağımızla toplam 16 saatlik bir uçuş bizi bekliyor, konforumuzu artırma çabasındayız. Daha kontuarlar açılmadan, hatta horozlar bile ötmeden alana vardık. Havayolunun kontuar alanında bekliyoruz, ben de son dakika İspanyolca pratik yapma hevesindeyim. Orda gördüğümüz bir görevliye kontuarın ne zaman açılacağını sordum. 10 dakikaya açılır dedi. Normalde olsa daha fazla konuşmam, ama İspanyolca pratik yapacağım ya, acil çıkış koltuğu almak için erkenden geldiğimiz söyledim. Alamazsınız dedi ve gitti, o koltuklar bu uçuşta ücretsiz verilmiyormuş. Hadi ya diye hayıflanıyorduk ki aynı adam bir süre sonra yanımıza geldi. Meğerse alandaki en yetkili kişi imiş, bizim kendisinin ana dilinde iletişim kurma çabamızı kendisine yakın gördüğünden olsa gerek, inisiyatifini kullandı ve bize o koltukları açtı. Utanmasam boynuna da atlayacaktım ama İspanyolca teşekkür etmekle yetindik.
Derken derken, bir hafta sanki daha az bir sürede geldi geçti.

Dönüş uçağımız Kushimoto Japon Dostluk uçağında bir yandan yeni rotaları listeleyerek, bir yandan da Küba’ya yeniden gelebilmeyi dileyerek uykuya dalmışız.
Fotoğraflar: instagram:mehlikababaoglu
Facebook.com/mehlika.babaoglu
Twitter: @mehlikababaoglu

10 Temmuz 2016 Pazar

Adını söyleyemediğim şehre yolculuk...


Tamam, doğruya doğru! Almanya, can dostum Nursero oraya taşındığından beridir gözüme daha güzel geliyor. Şimdiye kadar keşfetmeye hiç heves etmediğim bu ülkeye bu yıl ikinci geziyi yaptım, iyi mi?

Annemin deyimiyle, ‘kurtluyum ben!’ Aslında her şey yol yapmak için bahane bana;)
Avrupa’da soğuk ve yağışlı geçen bir kış sonrası Nurseren iliklerim ısınsın, su kenarı özledim dedi. Bana hadi gel Friedrichschafen’da (fridrihşafın gibi okunuyor) buluşalım önerisini sundu. Pardon dedim, nasıl söyleniyor o şehrin ismi, neresi orası ve nasıl ulaşacağım? Meğerse adını söyleyemediğim bu şehre hergün direk uçuş varmış İstanbul’dan. Beni bilenler bilir, söz konusu seyahat ise hadi dendikten sonra karar verip bilet almam maksimum 10 dakika sürüyor.

Veee, bu konuşmadan iki hafta sonra 6 Mayıs 2016, Cuma öğlen pilot uçağı Friedrichshafen’a sürüyor...
Hedefimizde Bodensee gölünü (göl mü deniz mi ben hala tereddütteyim ama ) tavaf etmek var. Gitmeden birkaç blog yazısı okudum, Alman iş arkadaşım Christian’a da danışmayı unutmadım tabii. Göl kıyısında yerleşik Lindau kasabası için Almanya’nın Bodrum’u diyen yazılar okudum deyince, yahu dedi o kadar yüksek beklentiyle gitme. Bana her zaman olduğu gibi anavatanında hayatı kolaylaştıracak bir dolu ipucu, ve görecek yer tavsiyesi verdi.

Yaklaşık 3 saatlik bir uçak yolculuğu ile Almanya’nın güneyindeki bu ismi zor kasabaya ulaştım. Uçak inişe geçtiğinde gördüğüm karlı dağlar, ve masmavi su, üstünde gezinen beyaz yelkenliler ve mavinin çevresindeki yemyeşil doğa içinde atılmış sarı fırça darbeleri keyifli bir haftasonunun başladığını söylüyordu.
Havaalanı sadece belli büyüklükte uçakların inebileceği büyüklükte. Öyle ki, uçaktan indikten sonra pasaport işlemlerini yapacağınız binaya yürüyerek gidiyorsunuz. Küçük havaalanlarına inmeyi seviyorum;  çünkü ihtiyacınız olan her servise kolayca ve hızlı erişebiliyorsunuz. Bu sayede, uçaktan inip Nurseren’le buluşmamız ve önceden kiraladığımız arabayı alıp yola çıkmamız sadece 30 dakika sürdü.

İlk akşamımızı  geçireceğimiz bölgede bulunan Ravensburger kasabası ilk durağımız oldu. Ravensburger ismi çocuklara yönelik kitaplar ve eğitici oyuncaklardan dolayı bildiğim bir isimdi. Haliyle, şehrin girişinde bu üretimin yapıldığı imalathane ve satış binası algıda seçicilikle ilk dikkatimi çeken yerlerden biri oldu.  Ravensburger küçük ve çok sevimli bir Alman kasabası.  Şehrin meydanında biraz gezinip daha sonra kalesine yürüyerek çıkarak güneşin batışını buradan izleyebildik. Tabii uzun zamandır görüşmediğimiz için Nurseren’le hasret gidermek için de keyifli oldu.
Gittiğimiz haftasonu Almanya’da 3 günlük tatil vardı. Bulunduğumuz bölge o mevsimde yerli turistlerin de tercih ettiği bir yer olmasına rağmen akşam hava kararınca sokaklarda in cin top oynuyor. Tam bir Almanya klasiği!

Kalacağımız yeri booking.com sitesinden ayarlamıştık, ancak biz 2 kişilik istediğimiz halde site bize 1 kişilik oda verince, biz de siteye güvendiğimizden bu detayı kontrol etmeyince, bunu uyumak için odaya gittiğimiz (neredeyse) gece yarısı farkedince ve diğer tüm odalar da dolu olunca aklıma arabada kim uyuyacak diye kısa çöp çekme oyunundan başka bir şey gelmedi. Ama o hayal kırıklığıyla yaratıcılığı ve ikna gücü bileylenen Nursero otel sahibini 4-5 kez telefonla taciz ettikten sonra 2 dakika yürüme mesafesinde başka bir otel buldu bize. O yaşadığı heyecanın yorgunluğundan düştü uykuya hemen, bense  daha büyük bir yatakta uyuyacak olmanın mutluluğundan J

Günün öğretisi: Siz siz olun, booking.com sitesinden aldığınız rezervasyonların detayını konfirmasyonunuz gelir gelmez inceleyin; sitenin sicili bu konuda biraz kabarmış!
Ertesi sabah erkenden kalkıp yola çıktık: Hedefimizde Lindau kasabası, Bregenz ve Konstanz şehirleri ve Mainau ve Reichenau adaları var.

Geçen sefer Frankfurt şehir merkezinde 37 km hızla giderken yediğim 30 Euro cezayı hala içselleştiremediğimden olsa gerek bu sefer çok dikkatliyim. Gerçekten, herhangi  bir köye ya da kasabaya girerken yolda 30 km hız sınırı tabelasını görüyorsunuz. Aman diyim, dikkat edin, hiç şakaları yok!
Lindau bölgenin en turistik ve bilinen kasabası, bir liman şehri. Şehrin içinde yürüyerek doğal bir akışla ada kısmına geçebiliyorsunuz (hatta geçtiğinizi farketmiyorsunuz!)

Burada birkaç saat yürüyüp bir kahve içtikten sonra Tomtom’a hadi bizi Bregenz’e götür dedik. Uslu uslu Bregenz’e vardık demeyi çok isterdim; bütün suç o yolda gördüğümüz Bregenzerwald ve Insburg tabelasında! Doğa bizi çağırınca hipnoz olmuş gibi aniden dağa çıkan tabelaları izlemeye başladım. Tomtom alıştı artık, rotadan çıktın filan bile demiyor, susma hakkını kullanıyor. Sokak çocuğu ruhumuz bizi sürekli yoldan, zavallı Tomtom’u da çileden çıkarıyor.
İnsburg dağ yolu yemyeşildi. Koyu yeşil ve keyifli bir dağ yolunda yaklaşık 1 saat kadar gittikten sonra Bregenzerwald’da mola verdik. Devam etsek haftasonunun rotasını iyice saptıracağımızdan dolayı hadi dedik bu sefer uslu olalım, yeniden Bregenz’e çevirdik direksiyonu.

Bregenz’de göl kenarında yanımıza aldığımız piknik malzemelerimizle öğle yemeğimizi yedik. Bana kalsa yemeğimin yarısından fazlasını göldeki ördeklere verirdim ama Nurseren bu hayvancıkları bu şekilde beslemenin onları boğup öldürebileceğini söyleyince ufacık bir kırıntı bile bırakmadan yedim bitirdim yemeğimi.

Bu seyahatin en unutulmaz anı Bregenz’den Konstanz’a doğru yol alırken yaşandı. Clint Eastwood’un yönetmenliğini yaptığı ‘Bridges of Madison County’ filmini izleyenler bu satırları okurken çok heyecanlanacaklar! Hani Clint Eastwood’la Meryl Streep’in aralarındaki çekime yenik düşüp birbirlerini öptükleri o romantik üstü kapalı tahta-metal köprü sahnesi vardır ya, o köprünün aynısını gördük, aynı manzara! Köprüden geçince gayri ihtiyari birbirimize bakıp büyümüş gözlerimizle aynı şeyi haykırdık Nurseren’le: ‘Olamaz!’ Filmin bu bölgede çekilmediğinden emin olduğum için bu benzerlik karşısında çok şaşırdık ama bir o kadar da sevindik. Arabayı durdurup bolca fotoğraf çektik.
Baktık, bekle bekle ne Clint geliyor ne Meryl; hadi bari Konstanz’a doğru yola devam edelim dedik. Bodensee’yi kıyın kıyın gezerek Konstanz’a vardık.

Bu arada, eğer elinizde şu an bir harita varsa bu kadar yol yaparken 4 ülke geçtiğimizi de farketmiş olmalısınız: Sabah yola çıktığımızda Almanya’da idik, Insburg tabelasıyla yoldan çıktığımızda Almanya’dan çıkıp Avusturya’ya girmiştik bile; Konstanz’a giderken İsviçre ve Lihteştayn kara sularına girip çıkıp sonra yine Almanya sınırına girerek hedefe ulaştık.

Konstanz’da fazla vakit geçirmeden Çiçek Adası olarak da adlandırılan Mainau Adası’na (Insel Mainau) gittik. Aslında tam bir ada sayılmaz, çünkü araba geçebilecek dar bir yolla anakaraya bağlı bir ada burası. Ulusal bir park var, ve parkın içinde çeşit çeşit çiçekler. Biz adaya vardığımızda park kapanmak üzere idi, ve biz de biraz –güneş altında yol yapmaktan - yorulmuştuk. O yüzden adanın içindeki çiçekleri ve çiçeklerle yapılmış düzenlemeleri oturduğumuz kafedeki fotoğraflardan görmeyi tercih ettik.
Orada biraz dinlenince hadi dedik buraya kadar gelmişken Reichenau adasını da pas geçmeyelim. Yine anakaraya dar bir yolla bağlı bir adacık burası. Almanların yazlık evlerinin bulunduğu şirin bir yer. Güzel olan kısım adaya geçiş yolu. Sağlı sollu sazlıkların ve ağaçların arasında gidiyorsunuz adaya geçmek için. Gittiğimize değdi!

Otelimize dönerken gölün en üst kısmına kadar çıkıp yine göl kenarından yol aldık. Ara ara yağmur vardı, doğa manzarası daha da keyifli oldu.
Akşam otele vardığımızda kurt gibi acıkmıştık, ama açık hiçbir yer de kalmamıştı. Otelin restoranında ne varsa ona razı olalım dedik ya ne iyi demişiz. Bir kuşkonmaz çorbası içtik ki nasıl leziz! Onlarda mevsiminde sıkça bulunan beyaz kuşkonmaz ve süt kreması ile harmanlanmış ve iç çekirdekle süslenmiş çorba en-fest-ti...

E kolay mı, bir günde 4 ülkeye girdik çıktık; karnımızı doyurur doyurmaz uymuşuz.

Ertesi gün akşamüstü eve dönüş uçağım vardı. O yüzden sabah erkenden yola düştük yine; daha fazla yer görebilelim diye. Meersburg’a doğru yol almaya başladık. Hani uçaktan baktığımda yeşilliklerin arasında sarı renk gördüm demiştim ya, o renk meğersem ‘raps’ diye adlandırılan kantaron çiçeği tarlaları sayesinde imiş. Tepeden ayrı güzel, yakından bir ayrı. Yol boyu raps tarlaları, üzüm bağları ve elma & armut ağaçlarıyla dolu alanlar gördük. Çok güzeldi.
Meersburg şehri sıradan bir Alman kasabası. Orada çok vakit geçirmedik. Göl kenarından son durağımız Friedrichschafen’a ulaşarak gölü tavaf etmeyi tamamladık.
Bir parantez açmadan geçmeyeyim: Friedrichschafen şehri hakkında cahil olan benmişim, şehri tüm dünya tanıyor; ilk zeplinin yapıldığı yer olarak. Bunla o kadar gurur duyuyorlar ki yer-gök zeplin şehirde. Öyle ki şehrin içinde gezerken gökyüzünde gördüğünüz zeplin sayısı kuş sayısından daha fazla, şehrin meydanına konuşlanmış kocaman bir zeplin anıtı ve müzesi de cabası.

Güney Almanya’ya gidenlerin görmeyi hedeflediği bir nokta daha oluyor: Walt Disney’in yarattığı hayal dünyasında kullandığı kaleyi yapmadan önce görüp esinlendiği  Neuschwanstein Kalesi. Romantik yol rotasında bulunan bu kaleyi bir başka geziye bırakmak durumunda kaldık.
Zaman doldu, öğleden sonra ben İstanbul’a, Nurseren Frankfurt’a; evlere dağıldık.

Almanya benim için artık 1 taşla 2 kuş vurmak demek: Nursero’yla hasret gidermek  ve bilmediğim yolları keşfetmek!

Yine, yeni bir yol hikayesiyle buluşmak üzere...

Fotoğraflar için:
Facebook.com/mehlikababaoglu
Instagram: mehlikababaoglu

1 Mayıs 2016 Pazar

GÖKÇEADA


Geç kalmış bir ada yazısı bu.
Geçen Ağustos’tan; yaşanıp da paylaşılmamış. Madem yeni bir bahar geldi –yol mevsimi – yeni rotalar planlarken elde tutulanları yazıya döküp görücüye çıkarma zamanı.

Geçtiğimiz yıl Ağustos ayının son haftasonunu Gökçeada’ya ayırmıştık. Bilmeden, bir çok açıdan, öyle doğru bir zamanlama yapmışız ki!

Cuma günü İstanbul’dan yola çıkıp Gökçeada feribot sırasına girmemiz öğle saatini buldu. Feribotta gördüğümüz –istisnasız- hepsi atletik vücutlu yolcular bizde bir merak uyandırdı, ada halkı ne yiyip içiyordu ki hepsi böyle idi? Adaya ayak basar basmaz bu soruyu daha sonra kurcalamak üzere bir kenara koyduk; zira güneşin batış zamanı yaklaşıyordu, ve acilen uygun bir mekan bulup hakkını vermeliydik;  yoksa doğaya büyük ayıp olurdu.

Hani dedim ya, çok doğru bir zamanda gitmişiz; meğer farkında olmadan dolunay zamanını seçmişiz. E, bir de Türkiye’nin en batı noktasında olunca batmaya nazlanan güneşle, çarpıcılığını göstermenin çabasında dolunayın arasında kaldık; kadehimizi hangisine kaldıracağımızı şaşırdık. İlk akşam 1 saatten uzun süren muhteşem bir gün batışına dolunay eşliğinde şahit olduk; adanın en yüksek noktalarından biri olan Kaleköy(eski adı Kastro)’de. Hepinize rakı ile şerefe!
Gökçeada’yla ilgili birkaç not:

Türkiye’nin en batı noktası adada; Inceburun diye bir yer.
Türkiye’nin ilk ve tek sualtı parkı da burada; Kaleköy ve Kuzulimanı arasında.

Gökçeada, cittaslow (yavaş şehir) seçilen tek ada (ama açıkçası merkezdeki araç yoğunluğu ve ses biraz sorgulattı hepimize bu seçimi.)
Rum köyleri ve köyler arası bakir yollar çok keyifli. Köylerdeki taş evler, taş yollar, ve çınar altı kahveler, rum & türk mezeleri ve tabii güleryüzlü insanlar, kısacası Ege’nin alamet-i farikaları sizi karşılıyor. Ancak, adanın merkezi tam bir hayal kırıklığı! Bildiğiniz kuru ve ruhsuz bir kasaba görüntüsü var. O güzelim Rum dokusu ne evlerde kalmış, ne yollarda. Rum nüfusu ve kültürünü yoketmek için politika güdenler aslında kendilerini renksizliğe/tekdüzeliğe mahkum etmişler.

Adanın her yerinde gayet serbest gezinen keçiler var. Renk renk keçiler gördük dağda bayırda. Bakir ve çorak tepeler, dikenli bitki örtüsü, zeytin ağaçları ve keçiler zaten hep iyi geliyor ruhuma. Adaya gitmeden önce adadaki yılkı atlarını okumuştum; görmek hayalim vardı, ama denk gelmedi, göremedim.
Adaya giderken bir başka hayalim de Kuzey Ege’nin yabani rüzgarıyla sörf yapmaktı. Yapamadım, ancak üzüldüm de diyemem. Sebebi ise geliş feribotumuzdaki atletik vücutlu insanlar oldu. Meğerse bizim gittiğimiz haftasonu adada uluslararası kite-surf (uçurtma sörfü) yarışması varmış. Aklınızda bulunsun, bu yarışma her sene Ağustos’un son günlerinde düzenleniyor. Ziyaretiniz aynı tarihlere denk getirirseniz sadece adrenalini bol bir yarış değil, aynı zamanda profesyonel sörfçülerin  ellerinde salınan uçurtmaların göyüzündeki rengarenk dansına da şahit olacaksınız. Sahilde sörfçülere ait çok sayıda karavan ise ortamın görüntüsünü daha da keyifli hale getirmişti.

Hani dedik ya, zamanlama çok doğruydu diye; tüm bunların üstüne Türkiye’nin dört bir yanından gelmiş motor ve motorcular vardı, onlar da çadır kampı kurmak üzere sözleşmişler o haftasonu. Onların kamp keyfini desteklemek üzere belediyenin düzenlediği bir açıkhava konseri de vardı Cumartesi gecesi; ama adanın rüzgarı öyle bir çarpmış ki erkenden uyumayı tercih ettik.
Bolca yüzdük de. Laz koyuna ulaşmak biraz yoruyor ama değiyor. Su muhteşemdi. Bunun yanısıra adada Aydıncık plajı, Gizli liman, ve Yıldızkoy sularında kulaç atabilirsiniz.

Ege’de geçen keyifli bir haftasonundan sonra kürkçü dükkanı İstanbul’a dönüşe geçmek  hep zor geliyor. Allahtan domates mevsimi idi de yol boyu satılan lezzetli domateslerden almak dönüşü biraz keyiflendirdi.
Ege’de olmak hep güzel, adaya kaçmak bir başka!

instagram: mehlikababaoglu
facebook/mehlikababaoglu
twitter/mehlikababaoglu
yaziyadoktuklerim.blogspot.com