1 Nisan 2017 Cumartesi

KÜBA: Devrim Ateşinin Isıttığı Ada

İspanyolca konuşabilmekten, bu dilde iletişim kurabilmekten büyük keyif alacağımı biliyordum da ben İspanyolca konuşmaya çabalıyorum diye Kübalı insanların böylesi mutlu olacağını hiç tahmin etmemiştim.

Kafa göz kıra kıra nasıl İspanyolca konuşmaya çalıştığıma yazının içinde ara ara değineceğim. Sevdiğim bu dili gitmeyi çok istediğim bir ülkede ilk defa konuşmaya çalışmanın keyfini, bırakın İspanyolca, anadilimde bile hakkıyla anlatamayacağımdan asıl konumuza girelim hemen: Küba!
Küba epeydir aklımda idi. Bir seyahat dönüşü uçaktaki dergide artık direk uçabileceğimizi okuyunca Nursero’yu aradım. ‘Biz bu bilgiyi öğrendik ve niye hala bilet almadık acaba? J

Şubat ayında 7 gece-8 gün Küba’ya gidiyoruz, hazırlıklar başlasın. Ne kadar blog yazısı bulduysam okudum, bu seyahati daha önce yapmış tüm arkadaşlarımın deneyimlerini ve önerilerini ezberledim. Ve dahi bir Küba rehber kitabı edindim. Sınavına iyi çalıştığından emin olan öğrenci misali ara ara da tüm öğrendiklerimi Nurseren’e aktardım, onun öğrendiklerini de not ettim.

Hazırsanız, Küba yolcuları için yolculuk öncesi hazırlıklarla ilgili bilgileri sıralıyorum:
Vizeye ihtiyacınız var, ama gözünüz korkmasın; 1 günde alınıyor. Ankara’daki Küba konsolosluğunun yönlendirmesi ile Istanbul’daki acentaya 40 Avro ödemem 2 sayfalık basit vize kağıdımı almama yetti. Aslında, o gün acentanın elinde yeteri kadar vize kağıdı olsa idi aynı gün alacaktım. Zira, Nursero için bu işlem sadece 20 dakika sürmüş; o yaşadığı şehir Frankfurt’taki elçilikten aldı.

Bavulunuza koymanızı tavsiye edeceklerimiz: Birkaç tişört, şort ve mevsimine göre belki bir yağmurluk, şapka, güneş gözlüğü ve serin akşamlar için uzun kollu bir merserize. Bunların yanısıra, sabun (ihtiyacınız olmasa bile yerel halka hediye edince mutlu oluyorlar), sinek kovucu, güneş kremi, ihtiyaç olursa diye birkaç ilaç, ıslak mendil, tuvalet kağıdı (orada olmadığından değil; çok seçici iseniz oradakilerin kalitesinden mutlu olmayabilirsiniz). Ve tabii yeriniz varsa (yoksa da yer açın)çocuklar için kırtasiye malzemesi götürmeyi unutmayın, çok mutlu oluyorlar. Hayallerinizi ve heyecanınızı da el çantanıza sığdırdınız mı; tamam işte hazırsınız.
Kredi kartınız, orada nakit  ihtiyacınız olursa bankamatikten para çekmek dışında bir işe yaramayacak. O yüzden yanınıza para almayı unutmayın. Amerikan doları tercih etmeyin. Amerikan  dolarına %10 servis ücreti kesiyorlar. O yüzdendir ki birisine bahşiş verdiğinizde 1USD’ye  aynı miktardaki CUS ya da Avro kadar mutlu olmuyorlar. Avro ve/veya Kanada doları yanınızda bulundurmak için en ideal para birimleri.

Biz konaklamak için ada halkının ‘casa particular’ diye adlandırdığı pansiyonları tercih ettik. Gittiğimiz yeri lokal insanlar gibi yaşamayı tercih ediyoruz çünkü. Ada içinde istediğiniz şehir, şehir içinde bölge seçip uygun pansiyonlardan yer sorabiliyorsunuz. Seçtiğimiz pansiyonların sahiplerine İspanyolca yazmıştım. Gözümüze kestirdiğimiz bir ‘casa’da yer olduğunu öğrenip rezervasyonu yaptıktan sonra gittiğimiz güne kadar içim içimi yedi ama. Ya İspanyolcam yetmedi de kadının söylediklerini tam anlamadıysam? Acaba eksik/yanlış bir bilgi alıp vermiş miyimdir? Niye risk aldım, İngilizce sormadım ki? vs vs..Nursero’ya söylemedim ama içimde fırtınalar esti durdu. Hatta Havana’da havaalanında bindiğimiz taksi bizi evin adresinin önünde indirip de zili bastığımda kapı hemen açılmayınca günah çıkarmak için Nursero’ya ne ısmarlasam diye bile düşündüm bir an. Ama ev sahibemiz Mari kapıyı kocaman gülüşüyle açınca tamam işte görevimi başarıyla tamamladım, bana ne ısmarlıyorsun Nursero moduna geçmem an meselesi oldu. Çabalamak bir ömür sürer, başardıktan sonra şımarmak bir dakika! J  Bu arada, yazdıklarımdan ürkmeyin, İspanyolca bilmeniz pansiyon sitesini kullanmanız için bir ön şart değil; tüm ev sahipleri ile İngilizce iletişim kurmanız mümkün. Giderken bir diğer tedirginliğim de rezevasyonu yaptık ama ön ödeme vs yapmadık, ya bizim yerimizi başkasına verdilerse, garantimiz yok düşüncesi idi. Onu da merak etmeyin, tüm pansiyonlar ve sistem devlet kontrolünde. Sistem bu şekilde işliyor, size söz verdilerse orası sizindir. Ada halkı, turizm gelirlerine bir zarar gelmesin diye çok özenli. Yataklar temiz olur mu diye yanımızda çarşaf ve yastık kılıfı taşımıştık ama inanın hiç kullanmadan ev sahibimize hediye ettik.
Pansiyon ayarlamak için kullanacağınız adres: http://www.casaparticular.com

Bizim Havana’da kaldığımız pansiyonun adı: Clara&Mary (Centro Havana’da)
Konaklama ile ilgili yeni bir bilgiyi de  yeri gelmişken paylaşayım: Airbnb şirketi Küba’da da hizmet vermeye başladı.

Gidiş ve dönüş tarihlerimiz dışında başka hiçbir detayı planlamadan adaya gitmiştik, orda karar verelim istemiştik. Bu sebepten ilk günü Havana’ya ayırdık. Pırıl pırıl bir gökyüzü karşıladı bizi Havana’da. Eşyalarımızı evimize bırakıp ev sahibemizin de şehirde gezilecek yerlerle ilgili önerilerini aldıktan sonra kendimizi Havana sokaklarına bıraktık. İlk izlenimimi not etmiştim, hemen paylaşayım: Sokaklarda, evlerde, yüzlerde öylesi bir yaşanmışlık var ki; o hikayeler, o aşklar, acılar, ve tüm o anılar bir mıknatıs gibi sizi çekiyor. O yüzden tüm seyahat boyunca sokak ve yüz fotoğraflarına yoğunlaştım.
Gelin Havana’nın detayına girmeye başlamadan adayla ilgili bir miktar ansiklopedik bilgi paylaşalım:

Küba, uzunlamasına 1.232 kilometre olan dünya coğrafyasında en büyük 13. ada (nüfus açısından ama belki de en kalabalık olanı). Aslında adalar topluluğu demek lazım. Isla de la Juventud ve birçok küçük adayı da kapsayan bir takımada. Adanın tarihini burada anlatmayacağım ama bana ilginç gelen bir ayrıntı vereyim: Uzun yıllar adaya ambargo uygulamış olan Amerika Birleşik Devletleri'nin Havana’ya uzaklığı adaya ait olan Isla de la Juventud adasının Havana’ya uzaklığından 13 kilometre daha kısa.

Küba, 14 eyalete bölünmüş durumda.  Adada karışık bir etnik grup yaşıyor. %51’i Mulatto diye isimlendirilen Avrupa & Afrika kökenli insanlar. Beyazlar %37, siyahlar %11 oranında. %1 kadar da Çinli var. Derilerinin rengi farklı, ama hepsinin kalpleri, kıyafetleri aynı; sıcacık ve rengarenk!
Ada yaşlı bir nüfusa sahip;  %13’ü 65 yaşın üstünde. Yüzlerdeki  yaşanmışlıkları, o kırış kırış olmuş çizgileri fotoğraflamak istedim ama havasından mı, yediklerinden ya da yaşayış şekillerinden mi bilinmez, 80 yaşın üstündeki insanların bile yüzlerinde çizgiler az. Sağlıklı, dinç ve yaşlarından daha genç görünüyorlar. Bu arada, rehberimizden öğrendim: Kübalılar yaşlı (old) kelimesini insanlar için kullanmazlarmış hiç. Yetişkin (adult) tabirini kullanmayı tercih ediyorlarmış.

Adada okuma yazma oranı neredeyse %100.  Bu sebepten; Küba’da kadehlerimizi sürekli, sosyal sistemi kuran ve halkın sağlık ve eğitime koşulsuz erişimini sağlayan devrimin tüm kahramanlarına kaldırdık. (Nasılsa içecektik, bari iyi bir şeyi vesile edelim dedik) Neredeyse her sokakta bir okul var. Tıp ve eczacılık eğitiminde ileri düzeydeler. Hatta doktor olmak birine hava atmak, ya da kız tavlamak için kullanılabiliyor. Bu bilgiyi adaya gitmeden öğrense idim; dansa kaldırmak isteyen yağız Kübalı bir arkadaşın ısrarla doktor olduğunu söylemesi ile iyi bir dansçı olması arasında nasıl bir korelasyon olduğunu anlamak için uğraşıp durmazdım.
Adada 2 para birimi var: Biri CUC denilen turist pezosu. 1 CUC yaklaşık 1 Avro. Havaalanından ya da şehirdeki döviz bürolarından ya da bankalardan paranızı CUC’a çevirebiliyorsunuz. Tabii sıra beklemek şartıyla. Diğeri CUP denilen yerel pezo ve turist pezosunun 1/24’ü değerinde. Yerel pezo alabilmek için karşınızdakini yerel olduğunuza inandırabilmeniz lazım. İspanyolca konuşmak, görünüş olarak onlara benzemek bir avantaj. Benim yerel pezom oldu; akıcı İspanyolcam ve yanık tenim sayesinde bunu elde ettim demeyi çok isterdim ama tamamen şans eseri yolda buldum J Evdeki en kıymetli parçam şu an o 1 pezom.

Neyse, adayla ilgili bilgilere biraz ara verip adadaki ilk günümüzden ve Havana’dan biraz bahsedeyim: Dediğim gibi, üstüne yaşanmışlık sinmiş caddelerinde yürümek, labirent misali ara sokaklarında kaybolmak öyle keyifli ki! Bir hafta boyunca aynı sokağa defalarca girip her defasında başka bir detay keşfettiğimizi, başka tatlar aldığımızı rahatlıkla söyleyebilirim. Kolonyal dönemden kalma eserlere sahip olduğu için UNESCO Dünya Kültür Mirası’na girmiş Eski Havana(Viaje Habana)’daki Calle Obispo (calle=sokak) en meşhur caddelerinden biri. Kerteriz orayı belirleyin, ama ondan sonra bırakın kendinizi ara sokaklara. İlk gün tesadüfen karnımızı doyurmak için keşfettiğimiz ama sonra tüm hafta müdavimi olduğumuz El Dandy Bar’a (Plaza del Cristo, Calle Brasil, #401 esq. Villegas, Habana Vieja) gitmeden, orda Daiquiri ve Mohito içmeden, barda o kokteyleri hazırlayan barmen arkadaşlarımıza selamımızı iletmeden dönmeyin lütfen. Bizce Havana’nın en leziz mohitosu ve daiquirisi o barda yapılıyor. Bu arada, barda yudumlayacağınız kokteylinize bir siglo ve/veya puro eşlik etmezse de eksik kalırsınız.
Havana’da ilk gün, Nursero’nun adaya  gelmeden fotoğrafını görüp de büyülendiği Primavera heykelinin izine düştük. Rafael Miranda San Juan tarafından yapılmış bu devasa heykel gerçekten çok büyüleyici. Bir kadın yüzünün insanın tüm duygularını  cinsiyetten bağımsız olarak en doğru aktaracağı iddiası ile yapılmış. Dakikalarca bakabiliyorsunuz. Bu sayede ünlü Malecon sahil yoluna da adımımızı atmış olduk. Hadi dedik, madem güneş batmak üzere Malecon üzerinden yürüyerek ünlü ve tarihi Hotel Nacional’e gidelim. Ayarlasak bu kadar denk getiremezdik; meğerse o gün akşam dolunay varmış. Biz gün batımı ve gün doğumlarının adalarda ne kadar daha büyülü olduğuna dair konuşurken güneşin tamamen batmasıyla kıpkırmızı yuvarlak ayla göz göze geldik. İkimiz de o an yanımızda profesyonel bir kameramız olmamasına hayıflandık ama gözümüzle gördüğümüz için de ÇOK ŞANSLIYDIK!

Havana’dan diğer şehirlere gidebilmenin birkaç yolu var: Bunlardan birisi rehberli tur almak. Tüm otellerin içinde bu turlara bilet satan masalar/görevliler var. Diğer bir yol ülkenin otobüs sistemini kullanmak (www.viazul.com) ya da araba kiralamak. Her ne kadar toplu yapılan gezileri sevmesem de  az zamanda çok şey yapmak, görmek ve öğrenmek istediğimiz için vakti daha değerli kullanacağımızı düşündüğümüzden tur almayı tercih ettik.
Adada ikinci gün, turla Havana’ya 2,5 saat mesafedeki Viñales (Binyales diye okunuyor) ve Pınar del Rio şehirlerine gittik. Viñales adada ve ( iddia ettiklerine göre) dünyada en kaliteli tütünlerin üretildiği şehir. Tropik bir adada şehirlerarası yollar keyifli, çünkü doğa ve manzaralar ruhunuzu okşuyor. O yüzden de araba kullanmayı tercih etmediğimiz için bir kez daha memnun olduk, manzaralara daha çok odaklanabildik. Bu gezi sırasında bir puro fabrikası da ziyaret ettik. Ben purodan çok anlamam ama ordan alıp getirdiğim purolar işin ehilleri tarafından gayet beğenildi, keyifle içildi. Bir dahaki gidişimde daha çok alacağım kesin!  Viñales’in bir diğer alametifarikası da –çoğunuzun ismini halihazırda bildiği - piña colada isimli kokteyl. Ama bir orda için, ondan sonra başka yerlerdekini hep elinizle iteceksiniz, bu olmamış diye.

Aynı gün yine Viñales vadisi içinde yer alan ve dünyada sadece 2 adet bulunan (diğeri Çin’de imiş) ve dört yılda boyaması tamamlanan kayaları da gördük. Dünyada kayalar üstüne yapılan en büyük resim bu. Öğle yemeğimizi bu alanda yemek keyifli oldu. Akşam saatlerinde Havana’ya döndük.
Tekrar Havana’daki keşiflere başlamadan adayla ilgili öğrendiklerimizden/deneyimlediklerimizden biraz daha serpiştirivereyim araya:

Malum ada tropik, o yüzden bolca tropik meyve var; belli başlıları: Juavo, banana(muz), ananas, guayaba, papaya, mango, pina, mamey, melon, naranja (portakal), limon. Sayarken bile ağzım sulandı. Gittiğiniz mevsime göre olanları bolca yiyin. Mis gibi kokuyorlar, ve meyvelerin doğal tadını alıyorsunuz.  Meyveye doyduk. Aslında meyve adada çeşidi en bol yiyecek demek de yanlış olmaz.
Avokado, ise, orda sebze statüsünde. Sebze çeşidi kısıtlı. Yıllarca sadece şeker kamışı üretilmiş adada.  Amerika ambargosundan sonra şeker geçinmek için yeterli olmayınca tarım bir miktar çeşitlenmiş. Şu an soğan, sarımsak, yuka, domates, biber, pirinç ve mısır yetişiyor adada.

Sosyalist sistemden dolayı her alanda çeşit yok denecek kadar az. Marketlerde (market dediğime bakmayın, bakkal-büfe arası bir şey) tüm ürünleri toplasanız 15 çeşitten fazla bir şey bulamazsınız. Deterjan az bulunuyor ve herkesin alabileceği bir şey değil; o yüzden vitirinlerde sergileniyor. Şişe su, mesela, marketlerde satılmıyor. Ekmek tek çeşit, yerli kola ve bira var. Turistlerin gittiği mekanlarda Coca-Cola bulmak –malesef- mümkün.
Yemek çeşidi de az haliyle, ama lezzetli. Vallahi yediğimiz tavukların tadı damağımızda kaldı. Deniz mahsülleri hem ucuz, hem tadı yerinde. Kahve de yetişiyor, söylemeyi unuttum. Ve kahve çekirdekleri bayağı sert. Ben bile - ki her içecek de olduğu gibi kahveyi sert severim, bazen süt koydum içine sertliğini kırmak için. Ama aromasını çok beğendim. Kahve çekirdeği turistlerin tercih ettiği bir hediyelik.

İnternet var mı, yok mu belli değil. Aslında bizdeki kadarına da ihtiyacımız var mı, yok mu; o da kocaman bir soru işareti J 1 saat internet kullanabileceğiniz kartlar alıyorsunuz(sadece bir şirket var), 3 CUC karşılığı. Bu birinci basamak. Sonra wi-fi çeken bir alan bulmalısınız. Nasıl mı? (Onlar taş diyorlar bu alanlara) Gözlerini telefonlarından ayırmadan bakan ve kullanan bir grup insan görürseniz bingo, wi-fi alanına ulaştınız demektir. Bu da ikinci basamak. Kartınızda yazan şifreyi girip, arada hattan düşe kalka hayata bağlanıyorsunuz. Biz sadece günde bir defa sevdiklerimize iyiyiz demek için bağlandık o kadar. Bu sayede kendimize ve adanın güzelliklerine daha fazla vakit ayırabildiğimiz için mutluyuz. Teknoloji detoksu için bu ada bir cennet!
İlginç bir istatistik daha: Adadaki köpek sayısı çocuk sayısından fazla. Aileler artık en fazla tek çocuk yapmayı tercih ediyorlarmış. Kadın aile hayatında önemli bir yerde. Kararları ailede kadın alıyor. Bu arada, tüm hayvanlar –köpekler, keçiler, inekler, tavuklar vs..- bir deri bir kemik. Beslenmeleriyle ilgili bir eksiklik yok ama ilginç bir şekilde hepsinin kemikleri sayılıyor.

Yollarda sık aralıklarla bilboardlar göreceksiniz: Devrimi ve kahramanlarını unutmamak, ve nesillere ve ziyaretçilere daha fazla aktarmak istercesine. Başta Fidel olmak üzere devrim kahramanlarının isimleri, fotoğrafları ve tarihe geçmiş sözleri var. (Yo soy Fidel, Hasta la Victoria Siempre, Patricia o Muerta vs.) Ada bu anlamda bir açık hava müzesi gibi.
Hadi özledik, tekrar Havana’ya dönelim:

Tüm seyahati Havana’da geçirsek sıkılmazdık, keşfedecek onca detay var ki! Hemingway’le sokaklarda yürüyüp onun müdavimi olduğu La Floridita barında daiquiri içebilirsiniz, 8 kilometre uzunluğunda Malecon’da güneşin en romantik batışlarından birine şahit olabilirsiniz, Plaza de Armas’tan eski şehire doğru yürüken Atatürk büstüne selam verebilir, Plaza de la Catedral’da ara sokaklarda gezinip eski kitap satıcıları ile sohbet edebilir, bir barda oturup mohitonuzu içerken puronuzun dumanını gökyüzüne gönderebilir, ya da Plaza Vieja’ya ulaşıp köşedeki binanın en üst katına çıkıp da Vinci’nin tasarladığı ‘Camara Obscura’ ile şehre 360 dereceden bakabilirsiniz. Bir dönem berber dükkanlarının olduğu ve bu sebepten girişinde kocaman bir makas heykeli bulunan sanatçılar sokağındaki keyifli barlarda dinlenebilirsiniz. Yetmedi, Devrim Meydanı’na gidip Che ve Camilo’nun silüetlerine devrim selamı verebilir, ve hatta mutlaka Devrim Müzesi’nin ziyaret edip bir ülke nasıl bir inançla bağımsızlığını kazanmış belgeleriyle öğrenebilirsiniz. Ama siz siz olun, bizim yaptığımız gibi devrim meydanı ile devrim müzesi nasılsa aynı yerdedir diyip, 10 adımlık mesafe için taksiye binme gafletinde bulunmayın.  Benim suçum yok, o uzun puro çarptı, çarpıttı tüm bildiklerimi!
Havana’da sokakta gezmenin bir güzel tarafı da sokak heykelleri. Öyle güzel, anlamlı ve estetik heykellerle bezenmiş durumdaki şehir. Bu arada, sokakların güvenli olduğu bilgisinin hemen altını çizeyim. Açıkçası bu konuda daha önce giden arkadaşlarımdan teyit almamış olsa idim, akşamları ara ve arka sokaklara girmeye çekinebilirdik. Turist, ada halkı için önemli bir geçim kaynağı; o yüzden ve tabii polis de varlığını sürekli ve kibar bir şekilde hatırlattığından, sokaklar günün her saati güvenli.

Herkes bildiği için mi acaba, Havana’da ve Küba’daki eski arabaların cazibesinden şu ana kadar bahsetmedim diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Konfor deseniz ne gezer, teknolojinin esamesi okunmaz, ama bu arabaların havası başka hiçbir arabada yok. Giderek sayısı azalsa da, toplam araç nüfusu içinde yüzdesi düşse de karizmalarından hiçbir şey kaybetmiyor bu rengarenk arabalar. Pembe puanlı beyaz olanını ilk gün gözümüze kestirmiştik, binmeden dönmedik..
Havana’yı keşfederken arada 2 gün başka bir tur daha aldık. O iki günlük geziye dört şehir sıkıştırmıştık: Santi Spiritus, Trinidad, Cienfuegos ve Santa Clara şehirleri.

Yol üstünde gördüklerimizden notlar:
Rio Agabama (118km) adanın en uzun nehri. Santi Spiritus’tan Trinindad’a  giderken ara ara eşlik etti bize.

Placetas şehri tarım alanında en önemli şehirlerden biri. Şu an adanın şeker kamışı üretiminin büyük bir bölümü bu bölgede yapılıyor. Yabani defnesi ile de meşhur. O yüzden şehir ‘La Villa de los Laureles’ (el laurele=defne)  diye de biliniyor.
Şehirlerarası yollarda ellerinde para sallayarak otostop çeken birilerini göreceksiniz;  aklınıza yanlış fikirler getirmeyin, bu Küba’da çok normal. Otobüslere ve toplu taşım araçlarına yolculuk yapma niyetlerini bu şekilde belirtiyorlar.

Trinidad, adanın en mehur ve turistik şehirlerinden biri. UNESCO korumasında. Çok keyifli, sokakları arnavut kaldırımı ve tertemiz, cıvıl cıvıl bir şehir. Biz Trinidad’a yakın küçük bir kasabada bir pansiyonda konakladık. Ev sahibemizden o şehre özel Chancancara isimli kokteyle biraz daha sert olsun diye ekstra rom koymasını isteyince daha yemek bitmeden sarhoş olup sızdık! Bu sebepten Trinidad’ın gece manzaraları artık bir sonraki seyahatimize kaldı.
Küba’da en etkilendiğim yerlerden biri de tabii ki Santa Clara şehrinde Che’nin anıt mezarı ve müzesi oldu. Üniversite yıllarımda Che’nin hayatını büyük bir gıpta ile okumuştum, içimdeki gençlik ateşi onun devrim ateşiyle iyice coşardı. Bir anda Che’ye bu kadar yakın olmak, yüreğimi nasıl kabarttı inanın tarif bile edemiyorum. Müzeyi gezerken tüylerimin diken diken olmasını, gözlerimden yaş süzülmesini engelleyemedim. Anıtın da bulunduğu ve bugünlerde yabancı devlet başkanları geldiği zaman törenle karşılandıkları meydanda yere yatıp gökyüzüne bakarak onların devrim günlerini ve mücadelelerini gözümün önüne getirmeye çalıştım. Etkilenmemek elde değildi.

Dönüşe geçmek üzereyken kartpostal almak için bir dükkanın önünde durduk. Bir kartın üstünde Che’nin heybetli bir heykeli vardı. Rehbere bu heykel nerde diye sorduğumda iki blok ötede ama bizim yolumuzun üstünde değil, geç kalırız dedi. Sanırım verdiği cevaba bozluduğum için neden gitmiyoruz diyemedim. Ama aslan Nurseren ‘yahu bu kadar yakınına gelip görmeden dönülür mü?’ diyerek kontrolü rehberin elinden alınca ve tüm grup da Nurseren’e destek verince, hop 5 dakika içinde heybetli Che heykelinin önünde idik.
Kucağında bir çocuk ile asker kıyafetli Che’nin heykeli anlat anlat bitmez. Üstünde ne semboller var görmelisiniz:

Che’nin pantalonunun bir kenarında uzanmış silahlı bir insan dağda dinlenen gerillayı, kemerinin üstünde yürüyen insan dağlarda ilerleyen gerillaları ve Che’nin saçının içindeki insan figürü ormanda saklanan gerillaları temsil etmekte iken; kucağındaki çocuk geleceği, çocuğun avucundaki zincirleri kıran insan özgürlüğü simgelemek için eklenmiş heykele. Aynı zamanda, Che’nin gömleğinin sağ cebindeki ata binmiş insan yel değirmenleriyle savaşan Don Kişot’u, sağ omzuna tırmanan keçi gerillaların inatçılığını anlatmak içinmiş. Ve öyle saygılılar ki insan ruhuna, heykelin ayağının kenarına her gün taze çiçek demeti bırakılıyor; hiç aksatılmadan. Dediğim gibi, mutlaka görülmeli.
Adayı, adaya iz bırakan kahramanlarla gezmek ayrı bir haz veriyor insana. Bir sokaktan geçerken hissettikleriniz Hemingway kitaplarından bir satırı size çağrıştırıyor; puro içen bir adamın gözlerindeki ışıltı size Che’nin inançlarını hatırlatıyor, bir okul bahçesinden yükselen çocuk sesleri Fidel’in sosyal hakları halka sağlamak için verdiği çabayı ve kararlılığı hatırlatıyor, bir sokak müzisyeninin notaları devrim kahramanlarının adımlarına tempo tutuyor. Buena Vista Social Club grubunun şarkılarını zaten her sokakta duymak mümkün, öylesine gurur duyuyorlar. Küba’nın adı tüm dünyaca bilenen bu isimlerinin yanısıra özellikle müzik alanında önemli işler yapmış ama ilgili kitlelerce bilinen sanatçıları da var. Örneğin, violin sanatçısı Claudio Jose Domingo Brindis de Sala (Avrupalılar onu Black Paganini =el Paganini Negro  diye biliyor)

Müzik Küba’da her yerde. Sokaklarda, restoranlarda, evlerde, okullarda.... Kendilerine özel müzik aletleri var, hediyelik eşya olarak satılan ve en yaygını sallanarak çalınan marakas. Orjinalinin hayvan bağırsağından yapıldığını öğrendikten sonra alete bakışım değişti ama...
Küba ile özdeşleşmiş iki ürün daha var tabii ki: Rom ve puro, ve çeşitleri. Hani bizde ayran yapmayı bilmeyen ev yoktur ya, Küba’da da mohito, daiquiri, pina colada, chancnachara yapmayı bilmeyen evde kalıyor! Rom birçok farklı kokteylin içinde başrolde. Vallahi keyifli içki. Bu seyahatte puro içmeyi deneyimlemek de keyifli oldu. Boy boy, çeşit çeşit siglolar, purolar, cigarillolar denedik.

Tütün ürünleri iki şekilde satılıyor: Devlet kontrolundeki tabacco isimli dükkanlardan ya da karaborsadan! Evet, yanlış duymadınız onların deyimiyle mercado negro, yani karaborsa gayet yaygın. Sizi sevdim, o yüzden size şu fiyata bırakırım pazarlıkları (mi amigo, mi amiga diye seslenirlerse size, bilin ki bir çıkarları olabilir J) , sadece bugün bu fiyat sonra bulamazsınız şeklinde satış kapama teknikleri ile çılgın bir münazara dünyasının parçası olabilirsiniz. Purodan anlıyor olsa idik, bizi de çekebilir miydi bu dünya diye düşünmeden edemiyorum; zira fiyatlar çok cazip.
Eh, insanlarından bahsetmeden bu yazıyı bitiremezdim. Yüreği sevgi ve iyilik dolu, mutlu, telaşı olmayan insanlar yaşıyor bu adada. Ne kadar yüreği özenli insanlar olduklarını birkaç örnekle anlatayım:

Giderken adaya fazla kıyafetlerimizden götürdük. Havana’da kaldığımız pansiyonun sahibesi Mari’nin kocası yok, tek başına oğlunu büyütüyor. Götürdüğümüz tişörtlerin içinde oğluna uygun erkek tişörtleri de vardı. Onları verdiğmizde öyle içten bağrna bastı ki o kıyafetleri, bir çocuk mutluluğuyla. Ve teşekkür etmek için her sabah bize kahve yaptı. (ben de bunu fırat bilip sürekli İspanyolca pratik yapmayı ihmal etmedim tabii) O sabah kahvelerini ve İspanyolca sohbetleri özlüyorum.
Başka bir örnek: 2 günlük Havana dışındaki geziden döndükten sonra bizi kapıda karşıladı Mari, yüzü sirke satıyordu. Necesito hablar (konuşmamız lazım) dedi. Eyvah dedim, ne oldu acaba? Bize teyzesini kaybettiğini, ertesi sabah şehir dışında cenaze olacağını, ve ancak biz kabul edersek gidebileceğini söyledi. Çünkü evi kapatması gerekiyormuş, ama biz olmaz dersek cenazeye gidemeyecek. Olur mu hiç öyle tabii ki biz başka yere gideriz dedik ama gece gece ertesi gün nerden ev bulacağımızı da düşünmeye başladık. Ki o anda bize zaten ev ayarladığını söyledi. Acaba dedim, İspanyolcam yetmiyor da duymak istediğim şekilde mi çeviriyorum derken adresi tarif etmeye başladı. Ve ertesi sabah bizi kendi elleriyle yeni pansiyona götürdü. Acaba burası gibi temiz midir diye Türkçe düşünürken 2015 yılında en iyi ‘casa’ seçilmiş eve geldiğimizi farkettik. Lokasyonu daha iyi ve aynı fiyat. Yeni ev sahibesi fırsatçılık yapıp ne bizden ne ondan ekstra bir ödeme talep etmedi. İmece usulüyle birbirlerine yardım ediyorlar.

Yaşlılar devirimin önemini çok iyi biliyor, ve sosyalist bir düzenden yaşamaktan mutlular. Gençler ise meraklı, ellerindekinin dışında dünyada olan bitene; giyilen kullanılan her şeye. O yüzden kapitalist dünya çok hızlı bir şekilde adaya sızmaya başlamış, önü açılmış. Artık bunun önüne durabilmek pek olası görünmüyor. Adada gezerken defalarca aslında ambargo uygulamanın Amerika’nın bu adaya yaptığı en iyi şey olduğunu düşünmeden edemedim. Çünkü eğer kontrol edilmezse, ada o güzelim Karayip sahilleri sayesinde sadece bir deniz turizmi cenneti haline gelecek ve bunun dışındaki tüm tarihi, doğal ve etnik güzellikleri, Küba’yı Küba yapan özellikleri silinip gidecek.
Sosyal devlet düzeninde yaşadıkları için herkesin evi var. Kiraya, elekrik, suya, eğitime ve sağlığa para ödemiyorlar. Yaşadıkları evler yüksek tavanlı muhteşem evler, ama ne kadar muhteşem olduğunun farkında değiller. Bu evler ellerinden alınıp yeni diye pazarlanıp toplu konut vari evlere aktarılırsa bu insanlar daha çoğa, daha fazla çeşite ve daha yeniye ulaştıklarını düşünüp daha mutlu olacaklarını sanarken kapitalist çarkın dişlileri arasında ezilmeye, üzülmeye başlayacaklar.

Halk en çok parayı yemeğe harcıyor. İki tür harcama kalemi var: Convertible (çevrilebilir) ve convertible olmayan harcamalar. Yemek dışında hemen hemen herşey çevrilebilir durumda; mesela müzeye turist olarak biz 10 CUC ödüyorsak onlar 10 CUP ödüyorlar (yani 24’te bir bir değer) . Ama bir restorana gittiğinizde, yemek convertible bir harcama değil, biz 10 CUC ödüyorsak onlar 10X24 = 240 CUP ödüyorlar. Sadece yerel halkın yemek yediği bazı lokantalarda daha avantajlı yeme şansları var.
Bizi en çok üzen şey ise halkın bir miktar dilenci külltürüne alıştırılmış olması oldu. Çocuklara kırtasiye malzemesi, ve çeşit yok diye –hazır Nursero Almanya’dan gelirken- tadımlık çikolatalar getirmiştik. Bir çocuğa hediye vermenin en güzel yanı onun gözündeki o mutluluğu ve sürpriz ifadesini görmek. Küba’da çocuklar bu hediyeleri artık kanıksamışlar, hiç şaşırmadan ve tabii teşekkür etmeyi unutmadan kabul ediyorlar ne verseniz. Devrimci bir ruhtan, dilenci bir ruha doğru gidiliyor olduğunu görmek üzüntü verdi biraz.

Gelelim, bu gezinin son sürprizine. Hani dedik ya, insanların yürekleri sıcacık. Son gün erkenden alana gittik. Amacımız, acil çıkış koltuklarından kapmak. Ne de olsa, Karakas’a uğrayarak İstanbul’a dönecek uçağımızla toplam 16 saatlik bir uçuş bizi bekliyor, konforumuzu artırma çabasındayız. Daha kontuarlar açılmadan, hatta horozlar bile ötmeden alana vardık. Havayolunun kontuar alanında bekliyoruz, ben de son dakika İspanyolca pratik yapma hevesindeyim. Orda gördüğümüz bir görevliye kontuarın ne zaman açılacağını sordum. 10 dakikaya açılır dedi. Normalde olsa daha fazla konuşmam, ama İspanyolca pratik yapacağım ya, acil çıkış koltuğu almak için erkenden geldiğimiz söyledim. Alamazsınız dedi ve gitti, o koltuklar bu uçuşta ücretsiz verilmiyormuş. Hadi ya diye hayıflanıyorduk ki aynı adam bir süre sonra yanımıza geldi. Meğerse alandaki en yetkili kişi imiş, bizim kendisinin ana dilinde iletişim kurma çabamızı kendisine yakın gördüğünden olsa gerek, inisiyatifini kullandı ve bize o koltukları açtı. Utanmasam boynuna da atlayacaktım ama İspanyolca teşekkür etmekle yetindik.
Derken derken, bir hafta sanki daha az bir sürede geldi geçti.

Dönüş uçağımız Kushimoto Japon Dostluk uçağında bir yandan yeni rotaları listeleyerek, bir yandan da Küba’ya yeniden gelebilmeyi dileyerek uykuya dalmışız.
Fotoğraflar: instagram:mehlikababaoglu
Facebook.com/mehlika.babaoglu
Twitter: @mehlikababaoglu

10 Temmuz 2016 Pazar

Adını söyleyemediğim şehre yolculuk...


Tamam, doğruya doğru! Almanya, can dostum Nursero oraya taşındığından beridir gözüme daha güzel geliyor. Şimdiye kadar keşfetmeye hiç heves etmediğim bu ülkeye bu yıl ikinci geziyi yaptım, iyi mi?

Annemin deyimiyle, ‘kurtluyum ben!’ Aslında her şey yol yapmak için bahane bana;)
Avrupa’da soğuk ve yağışlı geçen bir kış sonrası Nurseren iliklerim ısınsın, su kenarı özledim dedi. Bana hadi gel Friedrichschafen’da (fridrihşafın gibi okunuyor) buluşalım önerisini sundu. Pardon dedim, nasıl söyleniyor o şehrin ismi, neresi orası ve nasıl ulaşacağım? Meğerse adını söyleyemediğim bu şehre hergün direk uçuş varmış İstanbul’dan. Beni bilenler bilir, söz konusu seyahat ise hadi dendikten sonra karar verip bilet almam maksimum 10 dakika sürüyor.

Veee, bu konuşmadan iki hafta sonra 6 Mayıs 2016, Cuma öğlen pilot uçağı Friedrichshafen’a sürüyor...
Hedefimizde Bodensee gölünü (göl mü deniz mi ben hala tereddütteyim ama ) tavaf etmek var. Gitmeden birkaç blog yazısı okudum, Alman iş arkadaşım Christian’a da danışmayı unutmadım tabii. Göl kıyısında yerleşik Lindau kasabası için Almanya’nın Bodrum’u diyen yazılar okudum deyince, yahu dedi o kadar yüksek beklentiyle gitme. Bana her zaman olduğu gibi anavatanında hayatı kolaylaştıracak bir dolu ipucu, ve görecek yer tavsiyesi verdi.

Yaklaşık 3 saatlik bir uçak yolculuğu ile Almanya’nın güneyindeki bu ismi zor kasabaya ulaştım. Uçak inişe geçtiğinde gördüğüm karlı dağlar, ve masmavi su, üstünde gezinen beyaz yelkenliler ve mavinin çevresindeki yemyeşil doğa içinde atılmış sarı fırça darbeleri keyifli bir haftasonunun başladığını söylüyordu.
Havaalanı sadece belli büyüklükte uçakların inebileceği büyüklükte. Öyle ki, uçaktan indikten sonra pasaport işlemlerini yapacağınız binaya yürüyerek gidiyorsunuz. Küçük havaalanlarına inmeyi seviyorum;  çünkü ihtiyacınız olan her servise kolayca ve hızlı erişebiliyorsunuz. Bu sayede, uçaktan inip Nurseren’le buluşmamız ve önceden kiraladığımız arabayı alıp yola çıkmamız sadece 30 dakika sürdü.

İlk akşamımızı  geçireceğimiz bölgede bulunan Ravensburger kasabası ilk durağımız oldu. Ravensburger ismi çocuklara yönelik kitaplar ve eğitici oyuncaklardan dolayı bildiğim bir isimdi. Haliyle, şehrin girişinde bu üretimin yapıldığı imalathane ve satış binası algıda seçicilikle ilk dikkatimi çeken yerlerden biri oldu.  Ravensburger küçük ve çok sevimli bir Alman kasabası.  Şehrin meydanında biraz gezinip daha sonra kalesine yürüyerek çıkarak güneşin batışını buradan izleyebildik. Tabii uzun zamandır görüşmediğimiz için Nurseren’le hasret gidermek için de keyifli oldu.
Gittiğimiz haftasonu Almanya’da 3 günlük tatil vardı. Bulunduğumuz bölge o mevsimde yerli turistlerin de tercih ettiği bir yer olmasına rağmen akşam hava kararınca sokaklarda in cin top oynuyor. Tam bir Almanya klasiği!

Kalacağımız yeri booking.com sitesinden ayarlamıştık, ancak biz 2 kişilik istediğimiz halde site bize 1 kişilik oda verince, biz de siteye güvendiğimizden bu detayı kontrol etmeyince, bunu uyumak için odaya gittiğimiz (neredeyse) gece yarısı farkedince ve diğer tüm odalar da dolu olunca aklıma arabada kim uyuyacak diye kısa çöp çekme oyunundan başka bir şey gelmedi. Ama o hayal kırıklığıyla yaratıcılığı ve ikna gücü bileylenen Nursero otel sahibini 4-5 kez telefonla taciz ettikten sonra 2 dakika yürüme mesafesinde başka bir otel buldu bize. O yaşadığı heyecanın yorgunluğundan düştü uykuya hemen, bense  daha büyük bir yatakta uyuyacak olmanın mutluluğundan J

Günün öğretisi: Siz siz olun, booking.com sitesinden aldığınız rezervasyonların detayını konfirmasyonunuz gelir gelmez inceleyin; sitenin sicili bu konuda biraz kabarmış!
Ertesi sabah erkenden kalkıp yola çıktık: Hedefimizde Lindau kasabası, Bregenz ve Konstanz şehirleri ve Mainau ve Reichenau adaları var.

Geçen sefer Frankfurt şehir merkezinde 37 km hızla giderken yediğim 30 Euro cezayı hala içselleştiremediğimden olsa gerek bu sefer çok dikkatliyim. Gerçekten, herhangi  bir köye ya da kasabaya girerken yolda 30 km hız sınırı tabelasını görüyorsunuz. Aman diyim, dikkat edin, hiç şakaları yok!
Lindau bölgenin en turistik ve bilinen kasabası, bir liman şehri. Şehrin içinde yürüyerek doğal bir akışla ada kısmına geçebiliyorsunuz (hatta geçtiğinizi farketmiyorsunuz!)

Burada birkaç saat yürüyüp bir kahve içtikten sonra Tomtom’a hadi bizi Bregenz’e götür dedik. Uslu uslu Bregenz’e vardık demeyi çok isterdim; bütün suç o yolda gördüğümüz Bregenzerwald ve Insburg tabelasında! Doğa bizi çağırınca hipnoz olmuş gibi aniden dağa çıkan tabelaları izlemeye başladım. Tomtom alıştı artık, rotadan çıktın filan bile demiyor, susma hakkını kullanıyor. Sokak çocuğu ruhumuz bizi sürekli yoldan, zavallı Tomtom’u da çileden çıkarıyor.
İnsburg dağ yolu yemyeşildi. Koyu yeşil ve keyifli bir dağ yolunda yaklaşık 1 saat kadar gittikten sonra Bregenzerwald’da mola verdik. Devam etsek haftasonunun rotasını iyice saptıracağımızdan dolayı hadi dedik bu sefer uslu olalım, yeniden Bregenz’e çevirdik direksiyonu.

Bregenz’de göl kenarında yanımıza aldığımız piknik malzemelerimizle öğle yemeğimizi yedik. Bana kalsa yemeğimin yarısından fazlasını göldeki ördeklere verirdim ama Nurseren bu hayvancıkları bu şekilde beslemenin onları boğup öldürebileceğini söyleyince ufacık bir kırıntı bile bırakmadan yedim bitirdim yemeğimi.

Bu seyahatin en unutulmaz anı Bregenz’den Konstanz’a doğru yol alırken yaşandı. Clint Eastwood’un yönetmenliğini yaptığı ‘Bridges of Madison County’ filmini izleyenler bu satırları okurken çok heyecanlanacaklar! Hani Clint Eastwood’la Meryl Streep’in aralarındaki çekime yenik düşüp birbirlerini öptükleri o romantik üstü kapalı tahta-metal köprü sahnesi vardır ya, o köprünün aynısını gördük, aynı manzara! Köprüden geçince gayri ihtiyari birbirimize bakıp büyümüş gözlerimizle aynı şeyi haykırdık Nurseren’le: ‘Olamaz!’ Filmin bu bölgede çekilmediğinden emin olduğum için bu benzerlik karşısında çok şaşırdık ama bir o kadar da sevindik. Arabayı durdurup bolca fotoğraf çektik.
Baktık, bekle bekle ne Clint geliyor ne Meryl; hadi bari Konstanz’a doğru yola devam edelim dedik. Bodensee’yi kıyın kıyın gezerek Konstanz’a vardık.

Bu arada, eğer elinizde şu an bir harita varsa bu kadar yol yaparken 4 ülke geçtiğimizi de farketmiş olmalısınız: Sabah yola çıktığımızda Almanya’da idik, Insburg tabelasıyla yoldan çıktığımızda Almanya’dan çıkıp Avusturya’ya girmiştik bile; Konstanz’a giderken İsviçre ve Lihteştayn kara sularına girip çıkıp sonra yine Almanya sınırına girerek hedefe ulaştık.

Konstanz’da fazla vakit geçirmeden Çiçek Adası olarak da adlandırılan Mainau Adası’na (Insel Mainau) gittik. Aslında tam bir ada sayılmaz, çünkü araba geçebilecek dar bir yolla anakaraya bağlı bir ada burası. Ulusal bir park var, ve parkın içinde çeşit çeşit çiçekler. Biz adaya vardığımızda park kapanmak üzere idi, ve biz de biraz –güneş altında yol yapmaktan - yorulmuştuk. O yüzden adanın içindeki çiçekleri ve çiçeklerle yapılmış düzenlemeleri oturduğumuz kafedeki fotoğraflardan görmeyi tercih ettik.
Orada biraz dinlenince hadi dedik buraya kadar gelmişken Reichenau adasını da pas geçmeyelim. Yine anakaraya dar bir yolla bağlı bir adacık burası. Almanların yazlık evlerinin bulunduğu şirin bir yer. Güzel olan kısım adaya geçiş yolu. Sağlı sollu sazlıkların ve ağaçların arasında gidiyorsunuz adaya geçmek için. Gittiğimize değdi!

Otelimize dönerken gölün en üst kısmına kadar çıkıp yine göl kenarından yol aldık. Ara ara yağmur vardı, doğa manzarası daha da keyifli oldu.
Akşam otele vardığımızda kurt gibi acıkmıştık, ama açık hiçbir yer de kalmamıştı. Otelin restoranında ne varsa ona razı olalım dedik ya ne iyi demişiz. Bir kuşkonmaz çorbası içtik ki nasıl leziz! Onlarda mevsiminde sıkça bulunan beyaz kuşkonmaz ve süt kreması ile harmanlanmış ve iç çekirdekle süslenmiş çorba en-fest-ti...

E kolay mı, bir günde 4 ülkeye girdik çıktık; karnımızı doyurur doyurmaz uymuşuz.

Ertesi gün akşamüstü eve dönüş uçağım vardı. O yüzden sabah erkenden yola düştük yine; daha fazla yer görebilelim diye. Meersburg’a doğru yol almaya başladık. Hani uçaktan baktığımda yeşilliklerin arasında sarı renk gördüm demiştim ya, o renk meğersem ‘raps’ diye adlandırılan kantaron çiçeği tarlaları sayesinde imiş. Tepeden ayrı güzel, yakından bir ayrı. Yol boyu raps tarlaları, üzüm bağları ve elma & armut ağaçlarıyla dolu alanlar gördük. Çok güzeldi.
Meersburg şehri sıradan bir Alman kasabası. Orada çok vakit geçirmedik. Göl kenarından son durağımız Friedrichschafen’a ulaşarak gölü tavaf etmeyi tamamladık.
Bir parantez açmadan geçmeyeyim: Friedrichschafen şehri hakkında cahil olan benmişim, şehri tüm dünya tanıyor; ilk zeplinin yapıldığı yer olarak. Bunla o kadar gurur duyuyorlar ki yer-gök zeplin şehirde. Öyle ki şehrin içinde gezerken gökyüzünde gördüğünüz zeplin sayısı kuş sayısından daha fazla, şehrin meydanına konuşlanmış kocaman bir zeplin anıtı ve müzesi de cabası.

Güney Almanya’ya gidenlerin görmeyi hedeflediği bir nokta daha oluyor: Walt Disney’in yarattığı hayal dünyasında kullandığı kaleyi yapmadan önce görüp esinlendiği  Neuschwanstein Kalesi. Romantik yol rotasında bulunan bu kaleyi bir başka geziye bırakmak durumunda kaldık.
Zaman doldu, öğleden sonra ben İstanbul’a, Nurseren Frankfurt’a; evlere dağıldık.

Almanya benim için artık 1 taşla 2 kuş vurmak demek: Nursero’yla hasret gidermek  ve bilmediğim yolları keşfetmek!

Yine, yeni bir yol hikayesiyle buluşmak üzere...

Fotoğraflar için:
Facebook.com/mehlikababaoglu
Instagram: mehlikababaoglu

1 Mayıs 2016 Pazar

GÖKÇEADA


Geç kalmış bir ada yazısı bu.
Geçen Ağustos’tan; yaşanıp da paylaşılmamış. Madem yeni bir bahar geldi –yol mevsimi – yeni rotalar planlarken elde tutulanları yazıya döküp görücüye çıkarma zamanı.

Geçtiğimiz yıl Ağustos ayının son haftasonunu Gökçeada’ya ayırmıştık. Bilmeden, bir çok açıdan, öyle doğru bir zamanlama yapmışız ki!

Cuma günü İstanbul’dan yola çıkıp Gökçeada feribot sırasına girmemiz öğle saatini buldu. Feribotta gördüğümüz –istisnasız- hepsi atletik vücutlu yolcular bizde bir merak uyandırdı, ada halkı ne yiyip içiyordu ki hepsi böyle idi? Adaya ayak basar basmaz bu soruyu daha sonra kurcalamak üzere bir kenara koyduk; zira güneşin batış zamanı yaklaşıyordu, ve acilen uygun bir mekan bulup hakkını vermeliydik;  yoksa doğaya büyük ayıp olurdu.

Hani dedim ya, çok doğru bir zamanda gitmişiz; meğer farkında olmadan dolunay zamanını seçmişiz. E, bir de Türkiye’nin en batı noktasında olunca batmaya nazlanan güneşle, çarpıcılığını göstermenin çabasında dolunayın arasında kaldık; kadehimizi hangisine kaldıracağımızı şaşırdık. İlk akşam 1 saatten uzun süren muhteşem bir gün batışına dolunay eşliğinde şahit olduk; adanın en yüksek noktalarından biri olan Kaleköy(eski adı Kastro)’de. Hepinize rakı ile şerefe!
Gökçeada’yla ilgili birkaç not:

Türkiye’nin en batı noktası adada; Inceburun diye bir yer.
Türkiye’nin ilk ve tek sualtı parkı da burada; Kaleköy ve Kuzulimanı arasında.

Gökçeada, cittaslow (yavaş şehir) seçilen tek ada (ama açıkçası merkezdeki araç yoğunluğu ve ses biraz sorgulattı hepimize bu seçimi.)
Rum köyleri ve köyler arası bakir yollar çok keyifli. Köylerdeki taş evler, taş yollar, ve çınar altı kahveler, rum & türk mezeleri ve tabii güleryüzlü insanlar, kısacası Ege’nin alamet-i farikaları sizi karşılıyor. Ancak, adanın merkezi tam bir hayal kırıklığı! Bildiğiniz kuru ve ruhsuz bir kasaba görüntüsü var. O güzelim Rum dokusu ne evlerde kalmış, ne yollarda. Rum nüfusu ve kültürünü yoketmek için politika güdenler aslında kendilerini renksizliğe/tekdüzeliğe mahkum etmişler.

Adanın her yerinde gayet serbest gezinen keçiler var. Renk renk keçiler gördük dağda bayırda. Bakir ve çorak tepeler, dikenli bitki örtüsü, zeytin ağaçları ve keçiler zaten hep iyi geliyor ruhuma. Adaya gitmeden önce adadaki yılkı atlarını okumuştum; görmek hayalim vardı, ama denk gelmedi, göremedim.
Adaya giderken bir başka hayalim de Kuzey Ege’nin yabani rüzgarıyla sörf yapmaktı. Yapamadım, ancak üzüldüm de diyemem. Sebebi ise geliş feribotumuzdaki atletik vücutlu insanlar oldu. Meğerse bizim gittiğimiz haftasonu adada uluslararası kite-surf (uçurtma sörfü) yarışması varmış. Aklınızda bulunsun, bu yarışma her sene Ağustos’un son günlerinde düzenleniyor. Ziyaretiniz aynı tarihlere denk getirirseniz sadece adrenalini bol bir yarış değil, aynı zamanda profesyonel sörfçülerin  ellerinde salınan uçurtmaların göyüzündeki rengarenk dansına da şahit olacaksınız. Sahilde sörfçülere ait çok sayıda karavan ise ortamın görüntüsünü daha da keyifli hale getirmişti.

Hani dedik ya, zamanlama çok doğruydu diye; tüm bunların üstüne Türkiye’nin dört bir yanından gelmiş motor ve motorcular vardı, onlar da çadır kampı kurmak üzere sözleşmişler o haftasonu. Onların kamp keyfini desteklemek üzere belediyenin düzenlediği bir açıkhava konseri de vardı Cumartesi gecesi; ama adanın rüzgarı öyle bir çarpmış ki erkenden uyumayı tercih ettik.
Bolca yüzdük de. Laz koyuna ulaşmak biraz yoruyor ama değiyor. Su muhteşemdi. Bunun yanısıra adada Aydıncık plajı, Gizli liman, ve Yıldızkoy sularında kulaç atabilirsiniz.

Ege’de geçen keyifli bir haftasonundan sonra kürkçü dükkanı İstanbul’a dönüşe geçmek  hep zor geliyor. Allahtan domates mevsimi idi de yol boyu satılan lezzetli domateslerden almak dönüşü biraz keyiflendirdi.
Ege’de olmak hep güzel, adaya kaçmak bir başka!

instagram: mehlikababaoglu
facebook/mehlikababaoglu
twitter/mehlikababaoglu
yaziyadoktuklerim.blogspot.com

13 Kasım 2015 Cuma

AL(A)-MANYA


Almanya’da bugüne kadar sadece Frankfurt, Bremen ve Münih şehirlerini görmüşlüğüm var. O da yüzeysel bir şekilde. Nedendir bilinmez (belki de güçlü sanayisi ve bildiğim markaların yarattığı çağrışımlardan) Almanya deyince aklıma hep gayet mekanik görüntülü sanayi şehirleri, uzay çağı mimarili binaların olduğu bir ülke görüntüsü geliyordu. O sebeptendir ki şimdiye kadar bu ülkeye gezi planı yapmamıştım.

Heveslenip gitmem için en can dostlarımdan birinin Frankfurt’a taşınması gerekti. Gidip bir yerinde ziyaret edelim, bakalım keyfi yerinde mi dedik. Ama tabii yurtdışına çıkınca arabayla yol yapmak, ve bilmediğim yollarda kaybolmak fikri her zaman cazip geldiğinden çevrede nerelere direksiyon çevirebiliriz diye hemen araştırmacı ruhumuz da devreye girdi.

Nursero’nun şimdiye kadar ziyaret ettiği  ve görmemi istediği birkaç yer vardı. Alman iş arkadaşım Christian da saolsun, önerilerini paylaştı.  Listeyi yapıyoruz, ama içimde hep ‘Aman ne olacak sonuçta Almanya, ne kadar değişik yer görebiliriz ki’ yargısı var!

Hadi bakalım, 3 günlüğüne Alamancıyız J

Birinci gün gördüğümüz şehirler sırasıyla Könninstein, Wiesbaden, Rüdesheim ve Koblenz oldu. Allahım o nasıl bir doğa! Bir kere zamanlama çok doğru olmuş, Kasım ayının en keyifli haftasonunu seçmişiz. Hava gezmek için ideal sıcaklıkta. Tüm doğa sonbahar renklerine bürünmüş. Belki 1 hafta sonra gelsek ağaçların çoğu yapraklarını dökmüş olacaktı.

Gelelim itiraflara: Ben Almanya’da şehirler arasında bu kadar güzel bir doğa olduğunu bilmiyordum. Aynı şekilde, Almanya’da bu bölgede bağcılık yapıldığından haberim bile yoktu. Koblenz’e giderken solda Rhein nehri, sağda tepelerin üzerinde sapsarı olmuş bağların görüntüsü tek kelime ile muhteşemdi. Yol çalışmalarından dolayı zaman zaman tepelere doğru yoldan sapınca gördüğümüz manzaralar ve renkler ise bir başka güzeldi. O anda plan yapıldı: Seneye Kasım başı üzüm bağlarının yoğun olduğu bir bölgeye seyahat yapılacak, kesin! Bu sarı başka bir sarı, görülmeli, içinize çekilmeli.

Yolda giderken iki tarafı ağaçlıklı bir yoldan geçerken esen rüzgarla rengarenk bir yaprak sağanağına rastlamamız da seyahatin tarifsiz anlarından biri oldu. O an hissettiklerimi anlatamıyorum.

İlk gün gördüğümüz şehirlerle ilgili de birkaç not ekleyeyim: Könningstein, adından da anlaşılacağı üzere, tarihte kralların yerleştiği bir şehir, daha doğrusu köy. Küçük, doğanın içinde kurulmuş, zarif bir şehir. Uzay teknolojili binalar filan yok. Gayet güzel ve sade.

Wiesbaden, Hessen eyaletinin başkenti. İkinci dünya savaşında ağır bombardımana tutulduğu için çok yara almış, ama hemen sonrasında orjinaline uygun şekilde yeniden yapılandırılmış. Evet doğru söylüyorsunuz, Dostoyevski’nin Kumarbaz isimli romanındaki şehir burası.

Rüdesheim’dan Koblenz’e doğru yola çıkarken navigasyonumuz Tomtom yine karıştırdı, bizi çıkmaz yola soktu diye söylenirken önümüze bir film sahnesi çıktı. Daracık bir yol (geniş bir araçla geçemeyeceğiniz kadar), sonunda bir bariyer ve önünde tren rayları. Tam biz ordan geçerken tren geçmek üzere olduğu için bariyer inikti, ve kapana kısılmış bir şekilde trenin geçip bariyerlerin kalkmasını bekledik. Sonra da rayları 90 derece keserek karşı yola geçtik. Sahnede bir sis eksikti! J

Koblenz isminin kökeni Latince Confluentes’ten gelmekte ve bir araya akmak anlamında imiş. Bu şehirde Moselle ve Ren nehirleri birbirine kavuşuyor. Biz kavuşmanın olduğu noktayı göremedik ama ne yazık ki, şehre vardığımızda çoktan hava kararmıştı çünkü.

İkinci gün, sabah erkenden piknik sepetimizi hazırladık, Heilderberg’e doğru yola çıktık. Unutmadan söylemeliyim, her zaman olduğu gibi Tomtom’a bizi götür lütfen derken otoyollardan kaçın, ne kadar dar ve doğayla bütünleşmiş yol varsa orayı takip et demeyi de unutmadık. Heilderberg’e giden yol bir önceki günün rotası kadar ruhumuzu taşırmasa da yine de güzel ve keyifli idi.

Heilderberg, güneybatı  Almanya’da yer alan ve Almanya’nın en eski üniversitesinin bulunduğu bir şehir. Şehri Neckar nehri ikiye bölüyor; Almanya’nın en romantik kenti (Wege der Romantik) olarak da anılıyor. Şehrin en meşhur caddesi olan Hauptsrasse 1,5 kilometrelik uzunluğuyla Avrupa’nın yayalar için ayrılmış en uzun caddesi ünvanına sahip. İkinci Dünya Savaşından kendini korumuş bir şehir burası.  Heilderberg, matbaa ve baskı makinalarıyla meşhur.  Bir zamanlar en iyi matbaa makinaları bu şehirde yapılmış.

Burda çok zaman geçirince planladığımız diğer şehirleri pas geçmek durumunda kaldık. Köy yollarından Frankfurt’a doğru yol alırken iyi ki mola verelim diye köyün birinde yerel birine yol sormuşuz. Sorduğumuz teyze bizi şehrin merkezine yönlendirince muhteşem bir doğa ve parka ulaştık. Bu arada, bize yol gösteren teyzeden de bahsetmeden geçemeyeceğim: Pırıl pırıl giyinmiş, dudağında ruju, arabasını kendi başına kullanan bir teyze. Yüz çizgileri yaşını ele veriyor, ama tabii çok merak ettik gıptayla incelediğimiz bu teyzenin tam yaşını.  Dayanamayıp sorduk, 86 yaşında imiş. Enerjisi, ve gözleri ben gencim, 100 yaşımda da beklerim dercesineydi. Seviyorum böyle hayat dolu insanları!

Akşam Frankfurt’ta kiraladığımız arabayı Haupsbahnhof’ta park yerine bırakmamız gerekiyordu. Tabii ilk gün yola çıkıyoruz heyecanıyla otoparkın çıkışının neresi olduğunu kaydetmeyince  garın çevresinde sayısız tur atıp, yanlış parkalara girip ama her defasında çıkmayı becerip, hatta taksilerin park yerine dalıp ortalığı ufak çapta birbirine katıp, küçücük alanda 1 saatten fazla uğraşarak doğru park yerini bulduk. O an tek isteğimiz bir an önce güvenli bölge eve gidip yorganın altına girmek oldu!

Üçüncü ve son gün Frakfurt’u yaya olarak gezmeye ayırmıştım. Malum aynı gün akşam saatlerinde eve dönüş uçağım var. Siz siz olun, Frankfurt’a yolunuz düşerse şehrin içinde botanik bahçesi (Palmen Garten) tarafındaki tüm parkları görmeden dönmeyin. Müh-hiş-ti! Zaman dursun ve ben gördüğüm her ağaca sarılayım & kuru yaprakların üstüne yatıp yuvarlanayım istedim.

Özetle, sonbaharda A(la)-mancı olmak hiç de fena bir şey değilmiş...

(Kaynak-çalar: Michelin guide & wikipedia ve birkaç güngörmüş arkadaş)

Fotoğraflar: instagram: mehlikababaoglu

Yazı: Facebook/mehlikababaoglu

yaziyadoktuklerim.blogspot.com

8 Eylül 2015 Salı

Babalar, ölerek kahraman olmaz...


Bir baba ölerek kahraman olmaz!
Baba, çocuğu bisiklet binmeyi öğrenirken dengesini yitirdiğinde arkadan hızır gibi yetişip o bisikletin yeniden dengesini sağladığında kahraman olur çocuğunun gözünde...

Baba, uçurtması dala takılan çocuğun gözyaşlarını dindirmek için o tırmanması imkansız ağaca çıkıp uçurtmayı kurtardığında kahramanlaşır çocuğunun düşlerinde...

Baba, sahneye çıkacak çocuğunun sırtına elini koyup ‘sen yaparsın’ dediğinde kahramanlık gücünü geçirir çocuğunun yüreğine, tüm seyircilerin önünde...

Baba, takıldığın her soruna çözüm bulabilir, ne de olsa kahramandır işte...
Ve baba, bilir, gece yorganın ne zaman üstünden düşşe, o anda yetişir; kahramandır böylesine...

Ve çocuk; bilir, kahraman babası güven verir, ne kadar büyüse de..

Ve, unutmayın ki ‘senin baban bir kahraman’ sözü hiçbir şey ifade etmez bir çocuğa, ama ‘benim babam bir kahraman’ diyebilmek ömrü boyunca mutlu kılar, güçlü yapar çocuğu öylesine...

O yüzden, kandırmayın kendinizi, ‘senin baban kahraman oldu’ diyerek şehit çocuklarına. Gücünüz yetiyorsa o babaların kahraman olması için çocuklarını büyütebilmelerini sağlayın!

29 Mart 2015 Pazar

Kolombiya: Yeşil Dağlar Ülkesi

Gidip de tadı damağımda kalarak döneli neredeyse 4 ay olmuş. Onca kişiye de izlenimlerimi yazacağım sözü vermiştim. Gel gör ki yeni işin koşuşturmasından başlayamamıştım. Bu hafta –bir süre de Bogota’da yaşamış - müdürlerimizden biri İstanbul ofise gelince, ve onunla çok keyifli bir Latin Amerika sohbeti yapınca, üstüne bir de beni o kültürün insanlarına benzetince içim birden kabardı, parmaklarımı klavyenin üstünde buldum. 

Malumunuz, oldum olası merak ettiğim bu kültürle tanışmam, bir iş seyahati sayesinde oldu. Nasıl heyecanlıyım! Yeni bir işe başlamanın telaşının bile önüne geçti. Bogota’ya gideceğim, 2 hafta kalacağım. Hangi dil/leri konuşuyorlar? Yerel giysileri nasıl? Mitolojik hikayeleri, doğası, tarihi, yemekleri, insanları, alışkanlıkları vs. internette ne kadar bilgi bulduysam okudum. Gitmeme 1 gün kala mail kutuma bir Red Alert mesajı geldi; Kolombiya’da bir polis memuru kaçırılmış! Son 5 yıldır gerilla ve hükümet arasında sağlanmış olan ateşkes bu olayla sonlanmış meğerse. Korktum mu, tabii ki hayır. Gel gör ki, uçağa binmeme saatler kala şirkettekilerin talimatları başladı. İnince seni karşılayacak kişinin adı şu, seni üstünde ismini yazan bir kağıtla karşılayacak. Görünce o kişiyi sana gönderilecek telefon numarasını ara, eğer gördüğün kişi telefonunu açıyorsa, doğru kişidir, gidip kendini tanıtabilirsin. Güya beni korumak için anlatılan bu prosedür beni rahatlattı mı? Tabii ki ona da hayır! Şimdi korktum işte. Cehaletin özgüveni, ah nerdesin? 

Uçakta İspanyolca çalıştım biraz, beni karşılayacak kişiye ilk selamımı kendi dilinden vermek istemiştim. Madrid üzerinden aktarmalı gidiyorum. THY ile Madrid’e indikten sonra yine THY ile ortak uçuş yapan Air Avianca ile Bogota’ya uçtum. Uçaktaki meraklarımdan biri de inince gerçekten elimi kolumu sallayarak gümrükten geçip geçemeyeceğimdi. Kolombiya için vizeye gerek olmadığı söylenmişti, vizesiz bir başka ülkeye girmeye pek de alışık değilim. Vizem yok ya, çıplak hissediyorum kendimi. Neyse; herşey o kadar kolay oldu ki başka bir ülkeye girdiğimi bile unutabilirdim; girişteki o K9 köpeklerini görmeseydim! Öyle bir duyguya kapılyorsunuz ki o köpekleri görünce nerdeyse elleri havaya kaldırıp valla ben temizim diye açıklama yapasınız geliyor. 

Hızlı adımlarla dışarıya çıktım ve 2 hafta boyunca sürekli her yere beraber gideceğimi o an öğrendiğim Gerardo (herardo diye okunuyor) ile tanıştım. Sordum, otel ne kadar mesafede. Trafik olmazsa 45 dakika dedi. İyi ki Ispanyolcam yetmemiş de Pazar günü ne trafiği olacak canım d(iy)ememişim. O ne trafik! Bogota’da ilk tanıştığım şey yoğun trafik oldu. Her gün, her saatte ve her yönde yoğunluk var bu şehirde. Ama bir yabancı olarak trafiğe takılmak hoşuma gitmedi de değil. Duran arabaların içinde sürekli şarkı söyleyen, oturduğu yerde kıpır kıpır oynayan insanları görmek çok eğlenceliydi. 

Kaldığım otelle ofis arası yürüyerek 5 dakika mesafede. Gerardo beni otele bıraktığında ertesi gün sabah 8’de beni kendisinin alacağını, mutlaka beklemem gerektiğini söyledi. Odaya girdim, şirket tarafından bırakılmış ve aynı bilgiyi söyleyen Ingilizce bir not gördüm. Sanırım Ispanyolcamın Gerardo ile iletişime yetmeyeceğini düşündüler derken telefonum çaldı. Beni oryantasyona alacak kişi hem hoşgeldin diyor, hem de aynı bilgiyi bir kez daha yineliyordu. Gecikmez ama ola ki gecikse de başka taksiye binme ya da yürüme, Gerardo ile geleceksin ofise. Korkmadım dedim ya, sınırımı anlamaya çalışıyorlar sanki.  

Haydi biraz 2 ülke karşılaştırması yapalım: 

Çok benzer yanlarımız var. Gelir dağılımındaki uçurum Türkiye gibi. Bizdeki terörden dolayı yıllardır yaşanan problemler, onlarda gerilla yüzünden yaşanıyor. Halkın büyük şehirlere göç etmesinin en büyük sebebi de bu problemin yarattığı güvenlik sorunu. Aynı şekilde, ülkenin 1/3’lük kısmına (Amazonların büyük bölümü) insan ayağı değemiyor. Sebebi, gerillanın tekelinde bulunan kokain ormanları. Bizim üç tarafımız denizlerle çevrili. Kolombiya ise iki okyanusa kıyısı olan tek Latin Amerika ülkesi. 
Kıyılarıyla ilgili okuduklarım ve gördüğüm fotoğraflar/videolar bu ülkeye uzun bir keşif gezisi yapma kararını anında verdirtti. 

En temel farkımız iş disiplinleri. Açıkçası ülkeye gelirken –uzun yıllar Ispanyol etkisinde kaldıklarını bildiğim için- siesta kültürünün yaygın olacağını düşünmüştüm. Ne mümkün! Çalışkanlıkları, mükemmelliyetçilikleri, her şeye tam vaktinde cevap vermeleri karşısında etkilenmemek mümkün değil. Almanlara taş çıkartacak bir disipline sahipler. Bunca yıl bu artı değere rağmen hala gelişmekte olan ülkeler sınıfında kalmalarının sebebi ise kokain ticaretinin yarattığı savaş ekonomisi, malesef. 

Bogota, dünyanın rakımı en yüksek ikinci başkenti. Gelirken ilk birkaç gün bu yükseklikten etkilenebileceğimi okumuştum. O yüzden ilk günler uykuma ve yediklerime daha özenli olmaya çalıştım. Ama bu ülkede kendimi iyi hissettiren o kadar çok duygu var ki havanın yaratabileceği olumsuzlukları yaşamadım. Tropik bir iklimi var. Yıl boyunca hava 18-24 derece. Ama 10 dakika içinde güneş yağmura bırakabiliyor yerini. Şehri çevreleyen dağlar yemyeşil. Üzerinde kahverengi görmek neredeyse imkansız. And Dağları Peru’dan Kolombiya’ya geçerken 3 dala ayrılıyor. O yüzden şehrin etrafı dağ yolları ile çevrili. Haftasonu Unesco korumasındaki Cartegena (kartehena) şehrine gitsem? Uçakla 45 dakika sürdüğünü söylediler. E o zaman araba kiralayıp güzel bir manzara ile 4 saat civarı bir yol yaparak gitmek keyifli olmaz mı deyince şirkettekilerden itiraz gecikmedi: Araba ile o yol en az 7-8 saat sürer. Çünkü dağ yolları çok girintili. Evet manzara çok güzel ama gerillanın yol kesme olasılığı da var. Güzel bir düş ama izin yok! 

Madem öyle, boş olan tek bir haftasonunu Bogota ve çevresini tanımaya ayırdım. Cuma günleri geç saate kadar çalışmayı sevmiyorlar. Öğleden sonraları herkes işini tamamlayıp birşeyler içmeye ve tabii salsa yapmaya ayırıyor. Salsanın başkenti aslında Bogota’ya uçakla birkaç saat mesafedeki Cali şehri. Ülkenin her yerinde doğuştan salsa şampiyonları görmeniz işten bile değil. Bogota’ya 1 saat mesafede Chia şehrindeki Andres carne de Res isimli lokantaya Cuma akşam için rezervasyon yapıldı. Ve tabii Don Gerardo eşliğinde gidip geldim. O gece salsaya ve müthiş lezzetli tavuklarına doydum! Şirket tek başıma gezmem konusunda geri adım atmayınca, ben de Don Gerardo’nun haftasonunu benimle değil ailesiyle geçirmesi gerektiği konusunda çok ısrarcı olunca haftasonu gezmem için bir tur şirketi ayarladık. Hani dedim ya, iş disiplini konusunda kimse ellerine su dökemez; servis sektöründe de aynı şeyi gördüm. Cumartesi otobüs saat kaçta nerde olacak dedilerse o saatte orda oldu. Hem de trafik ne yoğunlukta olursa olsun! Cumartesi eski şehri, Guadalupe anıtını, 3150 metreye çıkıp Monserrate tepesini, ve o yemyeşil tepeden yemyeşil şehre kuşbakışı manzarayı, Simon Bolivar’ın müzeye çevrilmiş evini, sevgilisi Manuela Saenz’le olan aşklarını, Zümrüt Müzesini, sadece o taşın yeşilini değil, gözünüzü alamadığınız rengarenk kelebekleri, Altın Müzesi’ni, bildiğimi sandığım El Dorado efsanesinin bilmediğim onlarca detayını, Ispanya işgaline karşı direnen halk kahramanlarının anıtlarını, bunlardan en meşhurlarından ilk kadın direnişçi Policarpa Salavarieta Rios’un (kısaca Pola olarak tanınıyor) mağrur bakışlı heykelini, şehrin içindeki kocaman ve yemyeşil parkını, ve üniversite binasını, şehrin her yerindeki rengarenk ve şehrin sembolü olmuş grafittilerini, gözlerinin içi gülen insanlarını görme/tanıma fırsatım oldu. Otele döndüğümde büyülenmiştim. Pazar günü, yine aynı tur şirketiyle, Bogota’ya yaklaşık 2 saat uzaklıktaki yeraltı katedrali, Catedral de Sal(Tuz Katedrali)’i görmeye Zipaquira şehrine gittim. Yerin 180 metre altındaki bu katedrali görmenizi tavsiye ederim. Insan aklı ve hayaliyle on yıllarca büyük bir sabırla inşa edilmiş. Yaklaşık 2 saatte gittiğimiz Zipaquira’dan Bogota’ya dönmemiz dur-kal trafik yüzünden 3.5 saat sürdü. Ama bu sayede ne çiçekler, ne manzaralar fotoğrafladım, ne mitolojik hikayeler öğrendim! 

Kolombiya’nın para birimi pezo. En meşhur ürünleri tabii ki kahve. Kolombiya’da üretilen kahve çekirdeğinin aroması yumuşak. O yüzden en sert kahvesi bile gün içinde çok rahat fazla miktarda içilebiliyor. Ama itiraf ediyorum, sert kahve seven birisi olarak, dünyanın belli başlı kahve merkezlerinden birinde sert bir espresso ya da Türk kahvesinin tadını özledim. 

Ülke tam bir renk cümbüşü. Kıyafetler, arabalar, duvarlar, ayakkabılar, yemekler... Capcanlı her renk mevcut! Bu bile sizi kıpır kıpır yapmaya yetiyor. Renk demişken, çeşit çeşit tropik meyvelerinden bahsetmeden olmaz. Hem tadı güzel, hem boyutları bizim alışık olduğumuz meyvelerden bile devasa. Dayanamayıp marketten aldığım avokado ile 4 kişilik bir aile bir öğün karnını doyurur, öyle! Her öğün bol bol tropik meyve yedim. Kahvaltıda, öğlen suyunu içerek, akşam ızgara edilmiş şekilde neler yedim neler. Maracuya, lulo, mora, guanabana, ananas, avokado, banana ilk aklıma gelenler. 

Bu arada muz önemli bir meyve. Boyu parmak kadar ama şişko olanlar bildiğimiz şekilde yeniyor. Platano denilen yeşil renkli boyu daha uzun olanlar ise kızartılıyor, ve ana yemeğin yanında garnitür olarak sunuluyor. Hazır yemeklerden konu açılmışken: En meşhur yemekleri çeşit çeşit çorbalar. Çok lezzetli olmasına rağmen hiçbir zaman tabağımı bitiremedim, çünkü porsiyonlar çok büyük ve garnitür tabakları da bir o kadar dolu. Ajiaco (ahiyako diye okunuyor) en meşhur çorbaları. İçinde patates, mısır ve tavuk var. Casuela(Kasuela) ise siyah fasulye ile yapılıyor. Ve tabii tavukları! Çocukken yediğim köy tavuğunun lezzetini hiç unutamam. O lezzete ihanet edemediğim için de yıllardır tavuk yemem. Kolombiya’da çocukluğumun tavuklarına kavuştum. Nerdeyse her akşam tavuk ızgara ve ızgara tropik meyve yedim diyebilirim. 

2 hafta Bogota deneyiminde kahveden daha çok özlediğim yegane şey yürümek oldu! Güvenlik sebebiyle en yakın mesafelere bile hep Gerardo ve 007 plakalı arabasıyla gittim. Tamam plaka çok havalıydı, Gerardo da çok misafirperverdi ama ruhum bir bodyguard’la yaşamaya uygun değil! İkinci hafta Gerardo’yu atlatıp da yakındaki bir bara gittim. Bunu farkeden 007-Gerardo arkamdan gelip barın ortasında beni öyle bir azarladı ki, tek kelime İspanyolca bilmeseniz bile ne dediğini vücut dilinden anlardınız! Sağolsun, çok üstüme titredi, ayrılırken sarılmak geldi içimden adamcağıza. 

Yazıya başlarken Kolombiya’yı ‘Yeşil Dağlar Ülkesi’ diye tanımlamıştım ama bitirirken ‘Mutlu İnsanlar Ülkesi’ demek geliyor içimden. O fakirlikle ve yllardır süren iç savaş haline rağmen mutluluk endeksinde en üst sıralardaki ülkelerden birisi Kolombiya. Bunu her bakıştığınız gözde ve karşılaştığınız yüzde görüyorsunuz. Belki de bu yüzden güvenlik hâlâ bir risk unsuru iken bunu bir yabancı olarak hissetmiyorsunuz. Kolombiya’nın artık güvenli bir ülke olduğunu anlatmak için çekilen ‘The only risk is wanting to stay(Tek riskiniz kalmak istemeniz)’ videolarını izlemenizi öneririm. Açıkçası kalmak istedim, kalamadım döndüm, ama bir daha, bir daha gitmeyi çok istiyorum!

fotoğraflar için: instagram: mehlikababaoglu 
Yeniköy, Mart 2015

2 Mart 2015 Pazartesi

Bir balık olsam...

Bir balık olsam...
Büyük bir denizde, küçücük bir şey.
Ve damla kadar olduğumu her daim hatırlasam. 

Bir balık olsam...
Elde, avuçta hiç duramasam.
İçim içime sığmadığında kaçsam, derinlerde kaybolsam.

Bir balık olsam...
Sonsuz mavinin içinde ağlasam.
Gözyaşlarımı kimseye farkettirmesem, saklasam.

Bir balık olsam...
Ruhum sıkıştığında özgürce her bir yöne kaçsam.
Bilinmeyen sularda yorularak durulsam.

Bir balık olsam...
Nefessiz kalmak uğruna güneşe doğru sıçrasam.
Sudan çıktığım an suya olan özlemimi çağlasam.

Bir balık olsam...
Sürüye karşı, akıntıya karşı dursam.
Savaşsam.

Bir balık olsam...
Engin mavinin içinde.
Hep küçük kalsam.

Yeniköy, İstanbul
2 Mart 2015