TOMAR (tuumar diye okunuyor)
Göçmenliğin ve yaptığım işin getirdiği bir şey var: Gün içinde birden fazla dil kullanmam gerekiyor. Bu da beynimin zaman zaman melez düşünmesine sebep oluyor. Kelime oyunlarına bayılan ben bu durumdan çok keyif alıyorum.
Tam da bu melez düşünme yüzünden, Portekiz’in Tomar kasabasını keşfe giderken, ben her Tomar (tuumar) dediğimde beynim İngilizce ve Portekizce harmanlayıp To Mar (Denize Doğru) diye anladı. Ve tabii doğal olarak bu çağrışım Bülent Ortaçgil ustanın Denize Doğru şarkısını akla getirdi; Bir deniz kasabasına gitmesem de yol/culuk boyunca başta bu parça ve daha nice Ortaçgil şarkısı kulaklarımda ve dilimde idi. Tomar’ı Ortaçgil şarkıları ile keşfettim desem yalan olmaz.
‘Gittim çünkü eskittim
Kentin sokaklarını.
…
Denize doğru.’
2025in son ayında Portekiz’de sevdiğim ve de merak ettiğim kasabaların Noel halini görmeyi hedeflemiştim. İlk durak Tomar oldu, yolculuk Tomar’a doğru.
Templar Şövalyeleri’nin mirasını taşıyan bu kasaba inanılmaz bir karaktere sahip. 12. yüzyılda kurulmuş. Kristof Kolomb’un Amerika’yı keşfinde kullandığı haritalar bu kasabada hazırlanmış. Mimari ihtişam sadece UNESCO korumasındaki Kristo Manastırı (Convento de Cristo)’nda değil, kasabanın her köşesinde.
Sokaklarında kaybolurken bir kahve molası vermek istedim. Kasabayı ikiye bölen Nabao nehrine (Rio Nabao) bakan bir kafede otururken Bülent Ortaçgil ‘Bu Su Hiç Durmaz’ fısıldadı kulağıma. ‘İçimde tüm çiçekler, birer birer titrediler…’
Tomar, 2021 nüfus sayımına göre nüfusu 40 bini bile bulmayan küçük bir kasaba aslında. Kasabanın merkezindeki Mata Nacional dos Sete Montes (Yedi Tepe Milli Parkı) ise kasabadan daha büyük bir alanı kaplıyor desem yalan olmaz. Inanılmaz bir doğa! Sadece doğa yürüyüşü yapmak için bile günübirlik Lizbon’dan kalkar Tomar’a giderim. Öylesi devasa ve güzel! Hele bir de kulağımda Ortaçgil olduktan sonra. ‘Nazlanma sen, Ver ellerini, Hadi yürüyelim açık havada’
Kış olduğu ve hava kararmadan kasabada başka yerleri de görmek istediğim için bu doğa harikası devasa alanda sadece birkaç saat keşif yürüyüşü yaptım. Nata tatlısına benzer mantarlar beni kandırmaya çalışırken kulağıma Ortaçgil’in Kediler şarkısı çalınmaya başlamıştı ki siyah bir kedi gördüm. Kedi gördüm diye mi başladı o şarkı, şarkı başladı diye mi kedi geldi bilmiyorum ama bu işin içinde Şövalyelerin ruhu var diye düşünmeden edemedim:
‘Rüzgarların sağında,
Ormanların solunda,
Sesli, hırslı, kocaman gözlü
Büyük kediler varmış.
Ma-pa-pam-pam
Pam-pam-pam-pam-pam.’
Bu rastlantıyı hayra yorduk kediyle; ben yonca tarlalarında 4 yapraklı yoncanın, siyah sokak kedisi güvercinlerin peşinde eşlik ettik birbirimize, pa-pa-pam-pam.
Ilkbaharda kasabayı bir kez daha görmek lazım, çünkü gül bahçeleri de çok meşhurmuş, meraklılarına duyurulur.
Tomar kasabası hakkında okurken önemli bir festivali de öğrenmiştim: Festa dos Tabuleiros. Her 4 yılda bir Temmuz ayında yapılıyormuş, en son 2023 yılında olmuş. 2027yi bekliyoruz tabii ki. Özünde bir hasat festivali. Ekmek, çiçek ve buğday sapları taşıyor kasaba halkı geleneksel kostümlerle geçit töreninde; inanç, bolluk ve gelenekleri temsilen ve bunları paylaşıyorlarmış. Sadece Tomar’ın değil Portekiz’in de en önemli festivallerinden biri olduğunu söylüyorlar. Bu festivalle ilgili bir de küçük müze size bekliyor tren garına yakın bir binada.
O müzeyi görmek için ana yolda içeriye girdiğiniz avluda çok daha çarpıcı bir müze var: Kibrit Kutusu/Çöpü Müzesi (Museu dos Fosforos)
Kibrit üretimi sanayi devrimi ile özdeşleştirilen bir şey. Kibrit çöpünün fikir babası bir İngiliz, bay John Walker (böyle söyleyince de viski markasının logosu çağrışmıyor mu? 😊) Bay Walker’ın fikrini 20 yıl kadar sonra İsveçli Bay Pasch geliştiriyor ve endüstrinin yaygınlaşmasını sağlıyor. 19. Yüzyılın sonlarında Portekiz’de çok sayıda kibrit çöpü fabrikası varmış.
Bu endüstrinin hatırasına açılmış müzeyi görmek şart! Dünyanın çeşitli şehirlerinden, her ülkesinden toplanmış 60 bin kadar kibrit çöpü kutusu var. Bir tomar(!) kibrit kutusundan çok daha fazlası. Muazzam bir koleksiyon. Çeşitli boy, renk, şekildeki kutulara bakarken ülkelerin tarihi, kültürü, insanı hakkında da fikirler ediniyorsunuz. Şahane bir müze. Sanki bir oyuncak müzesi aynı zamanda. Iddia ediyorum, Türkiye’ye ait kibrit kutularından bazılarını ilk defa göreceksiniz. Zamanda yolculuk da yapmış hissi veren müzede 3 saatten fazla kalmışım, hiç farketmeden. ‘Farketmeden, farketmeden, farketmeden senin olmuşum.’ Eh bu kadar Ortaçgil parçasının arasına bir Fikret Kızılok girmese olmazdı.
Özetle:
Tomar, kuran Şövalyelerin - savaşlar ve kuşatmaların anlamsızlığını görüp – kılıçlarıyla halkı mutluluk ve huzurla kutsadıkları korunaklı bir kasaba. Noel ışıkları ile çok daha asil, zarif ve keyifli idi. Her mevsim farklı bir sebeple ziyaret edilesi bir belde.
Bana, Bülent Ortaçgil şarkıları ile gezmek ayrı bir tat verdi.
Denizi olmayan Tomar’dan denize/okyanusa doğru dönme zamanıdır.
‘Sayılmasam, kaç olsam
Topraktaki güç olsam
Aptal gibi suç olsam
Yine de benimle oynar mısın?’
Ocak
2026
Alfama,
Lizbon

















































