lizbon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
lizbon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Eylül 2023 Çarşamba

 

MAVİNİN 50 TONU…

50 SHADES OF BLUE…

Mavi/blue/azul/blu/bleu/azraq/blou/ble/ma-i/blau/ao/Lan se de/ caeruleum/bloo/ko’k/şin.

Hem yaşamı hem ölümü simgeleyen renk tam da bu sebepten acı, sevinç, esaret, özgürlük, özlem gibi çok farklı duyguları taşıyor. Her kültürde illa ki yeri var, farklı simge/objelerle özdeşleştirilse de. Benzer şekilde, yine, bilinen her dinde kutsal mekanları bezemek için kullanılan ortak renk mavi. Eski Mısır’da kral lahitlerinin zeminleri ya da İslam dininde cami içi süslemelerde, bezemelerde baskın renk hep mavi, mesela.

Yıllardır her gittiğim ülkede ilk sorduğum yerel dilde mavi kelimesini nasıl söyledikleridir. Portekizcesi ‘azul.’ Hatta seramiğe azulejos dendiğini öğrendiğimde hah demiştim, 13.yüzyılda ilk kullanımından beri en yoğun kullanılan mavi-beyaz desenli seramikler yüzünden bu isim verilmiş olmalı. Kelimenin kökenine bakıp da seramiğin (azulejo), Arapça azzelij (küçük cilalı taş) kelimesinden geldiğini öğrendiğimde ise teoremim boşa çıktı diye hayal kırıklığına uğradım, ruhuma mavi bir hüzün çöktü 😊 Şimdilerde, kime Portekiz seramikleri ile ilgili öğrendiklerimi anlatsam bu teoremi de araya sıkıştırıyorum, belki yalanıma inanan artar da gerçek olur umuduyla😊 Beyaz yalan oluyor da mavisi niye olmasın? Pekala beyaz yalan üzmemek için, mavisi de mutlu olmak için kullanılabilir.

Portekiz’de mavi tonlarca! (hem farklı ton, hem de çokça görülme anlamında).

Ülkeye taşınma kararı verdiğimde kiraladığım evin penceresinden görüp de ilk vurulduğum mavi Tejo nehrinin mavisi oldu. Benim manzaram nehrin okyanusa açılan son düzlüğü ve nehir demeye bin şahit ister. Adeta deniz! İspanya’dan doğup Portekiz’den geçip Atlas Okyanusu’na dökülen Tejo (Tagus) nehri İber yarımadasının en büyüğü. Gördüğüm en mavi, en geniş ve en uzun nehir. 1.038 kilometre. Nehrin 47 kilometresi Ispanya ve Portekiz arasında doğal sınır görevi görse da her 2 ülkeyi su kardeşi yapıyor, ayırıcı değil birleştirici mavi rolünü daha seviyoruz.

Zaten sınır dediğin nedir ki? Atla Portekiz’den Tejo nehrinin karşı yakası İspanya’ya, kahve Portekiz malı. Ya da hop tam tersine zıpla, jamonlar (hamon diye okunuyor) İspanyol 😊

Portekiz, okyanus kıyısı 832 kilometre olan bir ülke. Batı ve Güney sınırı Atlas Okyanusu ile kaplı. Haa, tabii bir de okyanusun içinde adaları var, Madeira ve Azorlar (takım adaları). Hal böyle olunca uçsuz bucaksız her tondan mavi görüyoruz ülkede, nereden ve hangi mevsim bakarsak. Hem suda hem havada. Sadece en büyük şehir ve başkent Lizbon’da, nehrin güney yakasındaki okyanus kıyısının uzunluğu 60 kilometre. Hani Tarkan şarkıyı burda yazsa sözler kesin ‘Bak, bak, bak, bak, do-ya-ma-dım!’ olurdu.


Bu arada söylemeden de geçemem: Ege mavisinin gönlümde yeri başka, o benim ilk göz mavim.

Geçen kış, yerleşme telaşlarım biter bitmez, ilkbahar ve yazı beklemeden bol bol mavi avına çıktım – ne de olsa ülkede kış yok, uzun sonbahar yaşanıyor - okyanus kenarı keyif noktaları keşfetmeye başladım:

Lizbon metropol bölgesinde görüp de en etkilendiğim mavilikler Setubal’dan Sesimbra’ya kadar olan tüm engin okyanus, Cascais’ten kuzeye giden kıyı hattı ve Ericeria oldu.   

Sesimbra’ya giderken çam ormanlarının kenarından geçip Marmaris’e kavuştum gibi geldi. Cascais’ten ilerisi vahşi! Uçurum kenarından maviye bakıp dalmak çok başka bir his! Ericeria’da sadece suya değil binaların tertemiz beyaz boyalarına renk veren mavisine de bayıldım.





Bu arada, okyanus haliyle soğuk, hatta buzzzz mavisi😊 Soğuk su seven beni bile zaman zaman titretiyor. Yaz aylarında kesintisiz 45 dakika suda kaldım diye benim yerime arkadaşlarım üşüdü. Durup durup, ya hareket ediyor mu, donmuş olmasın diye hafif tedirgin beni izlemişler. Oysa ben mavi okyanus içinde, uzak mavi ufka ve açık mavi gökyüzüne ve bulut oyunlarına bakıp ne hayaller kuruyordum 😊 Eylül ayında yüzme sürem uzadı, ne de olsa su(buz) ısınıyor. (Bir de tabii sahiller tenhalaştı, sahil keyfi katlandı)

Portekiz bir okyanus ülkesi. Su sadece keyif için değil ticaret için de önemli. Ve tabii turizm için de. Lizbon’da Ocenario isimli bir dev akvaryum var, Avrupa’nın en büyüğü. Hatta sanırım dünyada da ilk 3 içinde. Buna ek olarak bir de Aquario Vasco da Gama diye bir yer var ki 7den 70e herkesin ilgisini çekiyor. Giriş bileti paralı. Hoş bir durum var ama: Adının içinde ‘mar (deniz)’ kelimesi geçenlere giriş ücretsiz. Mesela, Mar-ia, Mar-garita, ya da Mar-k ise adınız elinizi kolunuzu sallayarak girebilirsiniz. E peki, ya Deniz ise? Sayılmaz mı? Bakalım, yeğenim Deniz geliyor yakında, gidip soralım 😊

Hani mavi renkli yiyecek yok ya maviye doymanın yolu kokusunu içine çekmek. Mavi yenmez, yutulur. O yüzden, bolca gün doğumu ve gün batımı geçirdim okyanus kenarında Portekiz’deki ilk senemde.

Tabii, mavi deyince akla ilk gelen okyanus ve gökyüzü olsa da seramikleri ve mavi boyalı duvarlar ve pancurları da yabana atamayız.


Eylül ayıyla birlikte Lizbon’da duvarlarda şahane kadın görselleri görmeye başladım. Şehrin farklı noktalarında mavi seramik desenleri ile çarpıcı kadın portreleri. Her çalışmanın yanında da sanatçının adı yine bir seramik üstüne kondurulmuş. Bu aralar, hazine avcılığı yapar gibi şehirde Bastien Tomasini’nin çalışamalarını bulup izlemeye çalışıyorum. Eserlerini, ‘Ogringo’ takma adıyla imzalayan sanatçının tüm eserlerini ogringo.75 isimli Instagram hesabından takip etmek de mümkün. Kadın figürlerini ‘Ela’ (Kadın) ve erkek desenlerini ‘Ele’ (Erkek) adıyla sergiliyor. Aslen Fransız olan sanatçı 1988 Nice doğumlu. Ela kelimesini ilk okuduğumda ‘aaa dedim ne güzel kadına bir Türk ismi vermiş!’ Hemen akabinde ‘ele (erkek)’ figürünü görünce, ah dedim Mehlika, belli ki Türkiye’yi özledin! 😊 (Bu arada, yeri geldi çıtlatayım: Bir sonraki yazımın konusu Türkçe ve Portekizcedeki ortak kelimeler. Öyle çok ki!)




Tomasini’nin eserleri bu ara Lizbon’da Ulusal Seramik Müzesinde (Museu Nacional do Azulejos) sergileniyor. Serginin ismi: ‘Esperança alem do Horizonte’ (Ufkun ötesindeki Umut). Lizbon’u seyahate gelenlere Ulusal Seramik Müzesini görmelerini ısrarla öneriyorum. Böylece hem süreli sergileri görme hem de Portekiz tarihinde seramiklerin – desenler ve renkler ile - kullanımını öğrenme şansını yakalayacaksınız. Müzenin kafeteryasının şahane bahçesinde kahve ve kitap keyfi yapmak da bonusunuz olacak.

Mavinin hüznünü de derinden yaşadık yaz başında, malesef. Nisan ayında göreve başlayan Büyükelçimiz Murat Karagöz ani bir kalp krizi sonucu Temmuz başında hayatını kaybetti. Sevdiği mavi sularda yüzerken. Çok kısa bir tanışıklığa rağmen başta Portekiz’deki Türkler olmak üzere herkes çok üzüldü.

Bugün Portekiz’e geleli tam 1 sene oldu (21 Eylül). Hani dedim ya okyanus kıyılarında geçti ilk senem, Ericeria’da gezerken kıyı boyunca bir ‘şiir yolu’na rast geldim. 8 manzara noktası var, durup okyanusu, gökyüzünü ve ufku izlemek için. Her bir durağa Fernando Pessoa’nın bir şiiri yazılmış.

Yeni bir yola çıkmasam bu şiirleri bu manzaraya bakarak okuyamazdım, o yüzden okyanusa bakarak Portekizcesini okuduğum Pessoa şiirlerinden birini Türkçe çevirisini size aktarıyorum; başta mavi olmak üzere rengarenk duygular çağrıştırsın dileğimle...

‘Yola Çıkmak

Yola çıkmak! Yitirmek ülkeleri!
Bir başkası olmak süresiz,
Yalnız görmek için yaşamaktır
Köksüz bir ruhu olmak!

Kimseye ait olmamak, kendime bile!
Durmadan gitmek, sonu olmayan
Bir yokluğun peşinde
Ve ona ulaşma isteği içinde!

Böyle yola çıkmaktır yolculuk.
Ama ben açık bir yol düşünden öte,
Bir şeye gerek duymuyorum yolculuğumda.
Gerisi sadece gök ve toprak.’

21 Eylül 2023

Lizbon, Portekiz

28 Temmuz 2023 Cuma

 

SOKAK

(Uzun) Bir aradan sonra...

Şubat 2023ün ilk günlerinde paylaştığım son yazıdan sonra aslında arka arkaya birkaç yazı daha koymak hevesinde idim.

Sonra...

6 Şubat 2023 sabaha karşı Kahramanmaraş ve Hatay merkezli depremlerin haberi geldi, nice canlar ve anılar yitti. Kalanlar da topluca bitkisel hayata girdik. Bırakın yazmayı, nefes almak zordu, suçtu. Çok şey hissedip hiçbir şey söyleyemedik, yazamadık. Yeni yeni kalem oynatıp klavyeye dokunabiliyorum/z.

Aslında ne çok şey oldu depremden bugüne. Lizbon’da/Portekiz’de yeni keşiflerim, deneyimlerim... Nereden başlasam, nasıl anlatsam diye mırıldanıp Özkan Uğur’a şarkıları ile hissettirdikleri için bir teşekkür gönderip sokakları anlatayım bu yazıda, sokak iyi gelir hepimize.

Lizbon’u yaşadıkça daha çok seviyorum. Sokakların bunda rolü çok. Oldum olası sokak çocuğuyum zaten. Lizbon’da (ve Portekiz’de) sokaklardaki detaylar öyle mutlu ediyor ve öyle çeşitli ki eve girmemek için sebep çok. Portekiz mimarisi, kaldırımlar, günlük yaşama ve kültüre dair ipuçları veren insan manzaraları, sokak satıcıları heykeller, bina cephelerindeki devasa görseller, görsel şovun yanısıra çevresel mesajlar veren ‘Trash-art’, ve niceleri...

Her şehirde kabloların, tesisatların saklandığı kutu-dolaplar olur ve modern şehir hayatı için mecburidir. Genelde sokağın çirkinleştiren açık renkte dolaplardır bunlar ve her daim kirlidir. Portekiz’de bu dolapların üstünde sokak sanatı var. Hatta Setubal, Porto gibi şehirlerde ekstra özen gösterildiğini farketmemek mümkün değil. Kaba saba, su sayaçlarını saklayan bir dolabı renkli, zaman zaman absürd, ve vahşi/komik görsellerle donatarak sokağı şenlendiriyorlar. Hepsine bir karakter yüklenmiş gibi. Öyle güzel ki! Bazen gülümsetiyor, bazen durup detaylı bakmanıza sebep oluyor. Nasıldı Setubal diye soranlara, valla işte, günün yarısı su ve elektrik kablosu dolapları ve doğalgaz sayaçlarının kutularını seyretmekle geçti diyorum, iyi misin der gibi bakıyorlar. Taa ki, çektiğim fotoğrafları gösterene kadar!




Sokaklardaki bir diğer görsel şölen: Trash-art. Ülkenin alameti farikalarından. Sosyal medyada sıkça paylaşılan en meşhur eserlerin yaratıcısı Artur Bordalo. Bordalo II (Bordalo segundo, ya da bizim deyimimizle Sultan 2. Bordalo 😊) olarak tanınan sanatçı 1987 Lizbon doğumlu. Eserlerine Trash-art (çöp sanatı) denmesinin sebebi sokaktaki çöpleri malzeme olarak kullanması. Bu çöplerle binaların duvarlarına (ve bazen de heykel gibi sokağın ortasına) dikkat çekici ve devasa hayvan görselleri inşa ediyor ve nesli tükenen hayvanlara ve artan hava ve çevre kirliliğine dikkat çekmeye çalışıyor.

En bilinen eseri Porto şehrinin kıyısından geçen Douro nehrinin karşı yakasıdaki Via Nova de Gaia şehrindeki tavşan. Bir binanın köşesine boylu boyunca giydirilmiş bu devasa tavşana her baktğımda Alice Harikalar Diyarı’nda olduğumu düşünüyorum, boyut değiştiriyorum.

Lizbon’da benim şimdiye kadar gördüğüm eserleri ise: Bastardo’daki Yengeç, LX Factory’deki Yabanarısı, Belem’deki Büyük Rakun, ve Pelikanlar. Bunun dışında bir de Vaşak varmış, peşindeyim. Ülkenin hemen hemen her bölgesinde eserlerini görmek mümkün. Coimbra’daki Baykuş’un fotoğrafını görür görmez, mesela, oraya seyahat planladım. Sırf bu eserleri görmek için ülkeyi karış karış gezmeye hevesim arttı. Bu arada, nasılsa toplayıp şahane işler yapıyormuş Bordalo diye çöplerinizi sokağa atmaya kalkmayın gezerken, bozuşuruz!








Portekizlilere çabucak ısınmamın en önemli sebeplerinden biri her daim yardımcı olmaya çalışan halleri, ve mutluluklarını yansıtmaları. Sokağı yaşamayı ve sokakta yaşamayı sevmeleri de hoşuma gidiyor, saklayamam.

Sokaklarda gezerken aslında Portekiz kültürüne dair ne çok şey öğreniyor insan. Yani hem çok gezip hem çok okuyacaksın, ayırt etmeyeceksin, merak ikisinden de besleniyor 😊

Mesela 18 Mayıs sabahı Bordalo Pinheiro Müzesine gitmek için yürürken sokakta küçük demetler halinde kır çiçeği satanlara rastladım. Şimdiye kadar hiç gözüme çarpmamıştı bu kadar çiçek satıcısı yolda. Öyle hani çok albenili bir görüntüsü de yoktu demetlerin ama kimi görsem alıyordu bu küçük ve birbirine çok benzeyen buketleri. Neredeyse her köşe başında görünce merak ettim, okudum. Meğersem bu sene 18 Mayıs ‘Dia da Espiga (Buğday Günü)’ günü imiş burda. Her sene, Paskalya gününden 40 gün sonraki ilk Perşembe kutlanırmış, illa Perşembe! Sokaklarda satılan çiçek demetlerinin de anlamı varmış.

Demetler buğday başağı, asma yaprağı, papatya, biberiye, zeytin dalı ve gelincikten oluşurmuş. Başak (espiga) refahı, asma yaprağı (videira) eğlenceyi, papatya (malmequer) şansı, biberiye (alecrim) sağlığı, zeytin dalı (oliveira) barışı ve gelincikler (papoila) aşkı temsil edermiş.


Ne güzel bir bahar karşılaması! Bu arada, Portekizliler kıymet bilen ve tutumlu insanlar. Aldıkları demetleri kurutup tam 1 sene tüm dilekleri ve umutları evlerinde bu demetlerde saklıyorlar, her sene Paskalya sonrası tazelenmek üzere.

Ülke değiştirince ne kadar yolunda gitse de yerleşmeye dair işler ilk zamanlar bir deplasman hissi yaşıyorsunuz. Bunca yıldır her hafta/ay iş ve kendi merakım sayesinde farklı farklı ülkelere çok sık seyahat ettiğim için farklı sistemlere alışık olsam da ben de bu hislerden payıma düşeni aldım. Tabii bunda dili bilmemenin de etkisi oluyor. Her ne kadar Lizbon’da aklınıza gelebilecek her meslek grubundan hemen hemen herkes çok iyi seviyede İngilizce konuşuyorsa da... (2022 EPI indeksine göre resmi dili İngilizce olmayıp da İngilizce bilme oranı en yüksek 9. ülke canım Portekiz, alkışları sakınmayalım! Ekonomisi ve eğitim sistemi ile övünen Almanya’dan bir üstte sıralamada.)

Hani geldiğimden beri işlerim hep rast gitti diyorum ya, şansım dil öğrenme konusunda da yaver gitti. Portekiz devleti, ülkeye gelip yerleşen yabancılara ücretsiz dil eğitimi veriyor. Programın adı da hoş: ‘Portekiz diline hoşgeldiniz,’ kısaca PLA (Portugues Lingua de Acolhimento). Ülke genelinde programın uygulandığı devlet okullarında bu programa kayıt olup hakkını verirseniz 4-5 aylık bir eğitim sonrası A2 seviyesine gelmeniz ve sınavı geçip devlet onaylı sertifikanızı almanız mümkün. Genelde Eylül döneminde başlıyor okul. Şansıma bu sene evime sadece 7 dakika yürüme mesafesindeki okulda (ki Eylül 2023 dönemi için kayıt yaptırmıştım) ara dönemde (Şubat 2023) sınıf açıldı. Okula gitmek ve dili öğrenmeye başlamak hem deplasmanda olma hissimi azalttı hem de kültürü öğrenme hızımı artırdı.

Bu arada, Portekizliler sokakta yaşamayı seviyor dedik ya sokak festivalleri de ayrı bir yazı konusu. Bir Santos Festivali var, tüm Haziran ayı her yer festival coşkusu! Mayıs ayı boyunca sokakları festivallere hazırladılar. Bir başka yazıda daha detaylı anlatırım Santos’u, ama mangal kokusu eşliğinde sokak konserleri, sergileri ile yaşanıyor diye özetleyebilirim. Mangal sardalya için tabii 😊 Haziran ayıyla yani Santos’la birlikte sardalya mevsimi de başlıyor. Hem restoranlarda hem sokaklarda mangalda kömür ateşinde pişmiş ve ekmek üstünde servis edilen sardalyalar okyanus kıyısında bir ülkenin yaşamından ipuçları veriyor. Okuldaki öğretmenim sardalya yemek için en iyi zamanın içinde ‘S’ harfi geçen aylar olduğunu söyledi. Bakalım, Haziran’da bol bol yedik, Ağustos (Agosto) ve Eylül (Setembro)’da karşılaştırma yaparız. 😊

Doğa ile içiçe yaşayan kültürlerine bir örnek daha verelim:

Lizbon’da Aziz Antonio (Santo Antonio) günü 12-13 Haziran’da kutlanıyor. 12 Haziran gün batımında şehrin en geniş ve tanınan caddesi Avenida da Liberdade araç trafiğine kapatılmış şekilde bir geçit törenine ev sahipliği yapıyor. Geçit törenini beklerken bu sefer dikkatimi küçük saksılarda satılan fesleğenler çekti. Bir yandan da içki sponsoru Sardes firması fesleğeni temsilen kıvırcık yeşil peruk şeklinde şapkalar dağıtıyordu. Dia da Espiga gününden deneyimli olduğum için neymiş bu fesleğenin hikayesi diye hemen okudum:

Meğerse bizim(!) Aziz Antonio gençleri evlendirmeye pek meraklı imiş. Evlenmek isteyen erkek sevdiği kadına saksı ile fesleğen hediye etsin, kadın o fesleğene bir sene gözü gibi bakarsa ilişkiyi de sahiplenir diye bir ritüel yaratmış. Her sene Aziz Antonio gününde toplu nikahlar yapılıyormuş. Hatta geçit töreni bu çiftlerin gelinlik ve damatlıkları ile Avenida da Liberdade (Özgürlük Caddesi) boyunca yürüyüşleri ile başlıyor.

Her şey sokakta yaşamak için! 😊

Bunca etkinliğin içinde Lizbon’da Haziran ayını sevmemin sebebi bambaşka: Mayıs ayında çiçeklenmeye başlayıp şehri lila rengi bir fırçayla boyayan jakaranda ağaçları beni benden aldı. Bilgisayar başındaki tüm işlerimi sokakta yaptım. Öyle güzel, öyle büyülü idi. Mayıs ve Haziran’da bu şehirde aşk başkadır, rengi liladır.



Bu arada, hani dedim ya Şubat’tan bu yana aslında ne çok şey yaşandı! 2 yıl geçerli oturum kartımı aldım, Tejo nehrini gün doğumu ve gün batımı saatlerinde izlerken üzerinde yelken yapmaya başladım, kardeşlerim Barış & Didem ve yeğenim Mira gelip yeni şehrimi/evimi/hayatımı gördü, Madrid’de görev yapmış arkadaşım Ersel geldi, onunla kite sörf yapılan sahilleri keşfettim.

Yaşadıkça daha da sevdiğim Lizbon’u yaşamımda değer verdiklerimle keşfetmenin tadı da bir başka. Çünkü her gelenin merakları ve ilgi alanlarıyla ben de şehirde ve ülkede başka detaylar keşfediyorum aslında.

Sokak bana hep iyi gelmiştir. Nerde ve hangi halde olursam olayım… Lizbon’da ve Portekiz’de sokaklar yaz dönemindeki onca etkinliğe, turist kalabalığına ve harekete rağmen beni sakinleştiriyor, dingin ve huzurlu olmamı sağlıyor, gülümsetiyor.

2023’te adım atılmamış sokak kalmasın Lizbon’da. Şu aşağıdaki siyah sokak kedisi gibi her deliğe girelim (kuşlara kem gözle bakan kediden gözümüzü ayırmadan tabii) 😊

Sokak çocuklarına selam olsun!

28 Temmuz 2023,

Lizbon

27 Aralık 2022 Salı

 SİYAH-BEYAZ BİR FİLM ve GRİ ŞARKILAR


Lisbon Avrupa’nın en eski şehirlerinden. Bazı kaynaklar, hatta, en eskisi olduğunu yazıyor. Eskilik tabii sadece zaman çağrıştırmıyor şehri gezerken, öyle çok hikaye, anı, kültür, ses ve nefes geçmiş ki dar sokaklarından! Evlerin ferforje balkonlarına (hatta bazı mahallelerde asılmış çamaşırlara), duvarlardaki yıpranmış ama hala kendine dakikalarca baktıran seramiklerine, Tejo nehrinin limanlarındaki eski teknelere, kaşiflerin şehri olduğunu her daim söylemek istercesine her amblem/logoda kullanılan kullanılan gemi figürlerine, Fado şarkılarına, ikinci el kitap satan dükkanlara ve dükkanlardaki kitap kokularına kapıldıkça kaptırıyorsunuz kendinizi daha fazlasına.

Tabii, siyah-beyaz taşlarla sanat eseri gibi döşenmiş kaldırımların da payı çok büyük bu çağrışımlarda. Sadece 2 renkle bu kadar renk, duygu, desen yaratmak! Sadeliğin gücünü böyle arsız kullanmak! Çok güzel çok...Şehri sokak sokak keşfederken ilk baktığım şeylerden biri bu taşlar ve desenler. Keyif veriyor. Ama tabii, bu taşlara bakmamın sebebi her zaman romantik değil. Hava yağmurlu ise taşlardaki beyaz yoğunluğunu özellikle kontrol etmek gerekiyor. Zira, taşların beyaz olanı ıslanınca feci kayıyor! 😊 Taşının rengini söyle sana kayma olasılığını söyleyeyim.

Yağmur demişken: Burda tüm hava olayları (kar hariç) yoğun yaşanıyor. Güneş, sis, yağmur. Geçenlerde 2 gün sürekli yağmur yağdı, mecbur değilseniz evden çıkmayın uyarıları eşliğinde. Sel yüzünden bazı yollar, köprüler kapandı. Şehrin yeni kısımlarında altyapı yet(e)medi. İtfaiye nereye kime yetişeceğini şaşırdı. Bu arada, buraya yağmur zamanı gelecek olursanız boşuna çantanıza şemsiye koymayın. Türkiye’den getireceğiniz şemsiyeler burda işe yaramaz çünkü. Hem küçük kalır, hem de orta şiddette ilk rüzgarda delinir ve uçar gider. Burda büyük/geniş, örtüsü kalın materyalden şemşiye iş görüyor. Zaten adından belli: Şemsiye Portekizce’de ‘guarda-chuva (guarda şuva diye okunuyor) demek, yani yağmurdan koruyucu. Şemsiye ise adı üstünde güneş kesmek için icat edilmiş, parasol (güneş için). Aynı amaca hizmet etmiyor😊

Yağmur yağarken kimileri için hayat zorlaşırken benim için romantizm katlanıyor. Eğer evde ya da güzel bir kafede iseniz elinizde içeceğiniz ve fonda müzikle kitap okuyup, yazı yazmak ve Tejo Nehrine bakıp hayal kurmak çok keyifli. Lizbon’daki evimi sevme sebeplerimden biri de bu. Burda evim Alfama’da; şehrin en eski yerleşim yeri burası ve şehri keşfe gelenlerin gözde bölgesi. Burda binalar öyle sağlam inşa edilmiş ki 1755 depreminde tüm şehir yerle bir olurken Alfama ayakta kalmış. Altyapısı da iyi bu bölgenin, yağmur suyu hızlıca yeraltına iniyor (ordan da Tejo nehrine). Ne demişler: Eskiyse yenidir! Nerde o eski akıl ve işçilikler? 😊

Hazır yağışlı günler başlamışken (burda kış yok çünkü, Aralık bitiyor biz daha yeni sonbahar yaşıyoruz) ben de biraz müze ve kitapçı gezmelerime yoğunlaştım. Ne kadar çok kitapçı var burda diye düşündüğüm bir gün Haluk (Mesci) Hocam beynimi okumuş olmalı ki bana bir istatistik gönderdi: Şehirlerin kişi başına düşen kitapçı sayılarını karşılatıran bir grafik. World Cities Culture Forum’un yayınladığı indekse göre Lisbon 100.000 kişiye düşen 41.6 kitapçı sayısı ile aralarında Melbourne, Toronto, Tokyo ve Londra’nın olduğu listede açık ara ilk sırada. Ikinci sıradaki Melbourne’nun sayısı 33.9. Vay dedim! Hoşuma gitti. Sonra başka istatistikler de buldum. Basılan yeni kitap sayısı, okuma oranı, kitaba harcanan para vs. Tüm bu kriterlerde Portekiz ve Lizbon hep ilk 10un içinde. Hem deli hem dolusun be Lisbon!

Kitapçılar içinde en meşhuru (ve turistik olanı) Livraria Bertrand. Mimarisi çok güzel. Aynı Lisbon sokakları gibi bir labirenti andırıyor binanın içi. İnce uzun bir ağaç gövdesinden sağa ve sola ayrılan dalları anımsatıyor bana. Çünkü her sağ ve sol dalda başka tür kitaplar yerleştirilmiş. Gövdenin en sonunda ise küçük ve sevimli kafesi var.

FX’teki Der Levagar da hoşuma gitmişti. Derin ve heybetli idi. Şehirde çok sayıda ikinci el kitap satan kitapçı da var. (Bir Pazar günü, izniniz olursa kapatacağız uyarısı ile çıktım birinden, vakit nasıl geçmiş anlamamışım tüm gün 😊)Keşfetmeye gidince Porto şehrindeki Livraria Levro (Google’dan aratıp bakın resimlerine, sırf o mimari için bile gidilir!) ve Braga’daki Centesima Pagina da zaman geçirilecek kitapçılar listeme alındı.

İkinci el kitapçıda o kadar uzun kalmamın sebebi Capo Verde ile ilgili bir kitaba rast gelmemdi. Yıllar önce bir Afrika ada ülkesi olan Capo Verde’ye gitmek istemiştim. Cesario Evora ve Buika hayranlığı onların ülkesini görmek için büyük istek yaratmıştı. Ama kısıtlı sayıdaki uçuşlar yüzünden planlayamamıştım. Yıllar sonra Lisbon’da ikinci el kitap satan bir dükkanda, uzun zaman Portekiz sömürgesinde kalmış, bu ada devleti hakkında bulduğum kitap bana tekrardan bu hevesimi hatırlattı. Yeni rotalara yelken açacak bir şeyler büyüyor içimde, hissediyorum 😊

Gelelim Portekizlilerle olan iletişimime: Dili öğrenmeye ve öğrendikçe de konuşmaya çaba gösteriyorum, sürekli. Geçen gün evde çalışırken kapı çaldı. Tanımadığım biri. Meğerse su sayaçlarını okumakla görevli kişi imiş. Yarı Portekizce yarı İngilizce konuştuk. Onun garaja inebilmesini sağladım ki su sayaçlarını okuyabilsin, asansörle garaja inebilmek için özel bir anahtara ihtiyaç var çünkü. Bizim apartman onun son adresi imiş, işini bitirip tatile girebildiği için mutlu olduğunu söyledi ve artık her ay hep benim zilimi  çalacağını. O zaman dedim, bundan sonra Portekizce konuşalım. Bakalım, gelecek ay kapımı çalacak, ve ben ne kadar konuşup anlayabileceğim.

Sokaklarda yaşı büyük çok insan var. Alışverişlerini filan hep kendileri yapıyorlar, hoşuma gidiyor onları böyle hayatın içinde görmek. Burda sokaklar onlarla güzel. Bazen elinizdeki paketlere yardım edeyim mi diye soruyorum. Öyle güzel teşekkür ediyorlar ki! Ben teşekkür ederim, Portekizce konuşmama sebep olduğunuz için demeye dilim yetiyor da sizler böyle sıcak davranınca evde hissediyorum kendimi, elde/gurbette değil demeye yetmiyor Portekizcem daha. O da olacak. Her şey çok güzel olacak! 😊

Bu ay Ulusal Çini Müzesi (National Tile Museum/Museu Nacional do Azulejo) ve Saramago Müzesini detaylı gezdim.

Ulusal Çini Müzesi, şehrin dışına doğru yer alan eski bir manastırın içinde. Çinilerdeki desenler ve görseller yaşanan dönemlerle birlikte farklılaşıyor. Şehri gezerken gördüğüm çinileri artık hangi döneme ait olduğunu anlayarak gezmek için iyi bir ziyaret oldu. Kısa süreli de olsa turistik gezi yapan herkese şiddetle öneririm bu müzeyi. Şehrin ruhunu anlamak için önemli. Müzedeki en öğretici eserlerden biri 1755 Depreminden önceki şehri panoramik olarak gösteren ve önemli binalarını anlatan çini eser. Portekizliler Azulejo diyor çini yerine, ama bina kaplama sanatı diye çevirmek daha açıklayıcı sanki.

Saramago Müzesi ise, adından da anlaşılacağı üzere Portekiz’in gurur duyduğu ve tüm dünyanın keyifle okuduğu Nobel ödüllü yazar Jose Saramago’nun hayatını ve eserlerini anlatan bir müze. Nispeten yeni bir müze ama içinde bulunduğu bina, Casa dos Bicos, şehrin en eski binalarından (1523 yılı) ve Art Nouveau tarzında inşa edilmiş. Binanın giriş katında ücretsiz bir arkeolojik kalıntı sergisi de var. Bu bina evime yürüyerek sadece 5-6 dakika mesafede; sık sık önünden geçmek ve binanın dış cephesinin nerdeyse yarısını kaplayan Saramago posterine selam vermek çok hoşuma gidiyor.

Başlıkta yazıp da Gri Şarkılardan bahsetmeyi unuttuğumu sanmayın. Bugünlerde öğrendiğim en etkileyici şeyi en sona sakladım:

Kanada’da yaşayan Haluk (Mesci) Hocam bir süredir her yıl değişiminde bize bir radyo programı yapar. Bu sene ondan ses çıkmayınca biraz dürtmüştük, 25 Aralık akşamı Clubhouse uygulaması üzerinden bir yayın yaptı. Online radyo programı Naylon’da, radyonun kurucusu Cenk Atayeter ile. Offf ne yayındı! Önce büyük bir sürpriz yapıp bana şahane bir Fado şarkısı gönderdi Hocam: Diana Vilarinho’nun kendi adını taşıyan albümünden. Gözümü açmadan dinledim. 2023 yılında Lizbon’da canlı izlemek şart oldu bu kadını.


Hemen üstüne de adını bu yazının başlığını belirlediğim renklerden alan Gülay’ın ‘Gri Şarkılar’ albümünden 2 parça çaldı. 2 gündür kulaklarımda Gülay, Lisbon sokaklarındayım. Bu kadar mı yakışır bu gri Fado tadında şarkılar bu siyah-beyaz sokaklara!

Renklerin ve notaların mesafe algısını değiştiren bir gücü de var. İddia ediyorum, Kanada ve Portekiz keşifler çağından beri hiç bu kadar yakın olmamıştı.

Çok yakında Kanada’yı yakınlaştıran bir diğer önemli etken kuzenimle yaşadığım Lizbon’u anlatan yazımda buluşmak üzere....

Mehlika Ö. Babaoğlu

Lizbon, 27 Aralık 2022