29 Mart 2015 Pazar

Kolombiya: Yeşil Dağlar Ülkesi

Gidip de tadı damağımda kalarak döneli neredeyse 4 ay olmuş. Onca kişiye de izlenimlerimi yazacağım sözü vermiştim. Gel gör ki yeni işin koşuşturmasından başlayamamıştım. Bu hafta –bir süre de Bogota’da yaşamış - müdürlerimizden biri İstanbul ofise gelince, ve onunla çok keyifli bir Latin Amerika sohbeti yapınca, üstüne bir de beni o kültürün insanlarına benzetince içim birden kabardı, parmaklarımı klavyenin üstünde buldum. 

Malumunuz, oldum olası merak ettiğim bu kültürle tanışmam, bir iş seyahati sayesinde oldu. Nasıl heyecanlıyım! Yeni bir işe başlamanın telaşının bile önüne geçti. Bogota’ya gideceğim, 2 hafta kalacağım. Hangi dil/leri konuşuyorlar? Yerel giysileri nasıl? Mitolojik hikayeleri, doğası, tarihi, yemekleri, insanları, alışkanlıkları vs. internette ne kadar bilgi bulduysam okudum. Gitmeme 1 gün kala mail kutuma bir Red Alert mesajı geldi; Kolombiya’da bir polis memuru kaçırılmış! Son 5 yıldır gerilla ve hükümet arasında sağlanmış olan ateşkes bu olayla sonlanmış meğerse. Korktum mu, tabii ki hayır. Gel gör ki, uçağa binmeme saatler kala şirkettekilerin talimatları başladı. İnince seni karşılayacak kişinin adı şu, seni üstünde ismini yazan bir kağıtla karşılayacak. Görünce o kişiyi sana gönderilecek telefon numarasını ara, eğer gördüğün kişi telefonunu açıyorsa, doğru kişidir, gidip kendini tanıtabilirsin. Güya beni korumak için anlatılan bu prosedür beni rahatlattı mı? Tabii ki ona da hayır! Şimdi korktum işte. Cehaletin özgüveni, ah nerdesin? 

Uçakta İspanyolca çalıştım biraz, beni karşılayacak kişiye ilk selamımı kendi dilinden vermek istemiştim. Madrid üzerinden aktarmalı gidiyorum. THY ile Madrid’e indikten sonra yine THY ile ortak uçuş yapan Air Avianca ile Bogota’ya uçtum. Uçaktaki meraklarımdan biri de inince gerçekten elimi kolumu sallayarak gümrükten geçip geçemeyeceğimdi. Kolombiya için vizeye gerek olmadığı söylenmişti, vizesiz bir başka ülkeye girmeye pek de alışık değilim. Vizem yok ya, çıplak hissediyorum kendimi. Neyse; herşey o kadar kolay oldu ki başka bir ülkeye girdiğimi bile unutabilirdim; girişteki o K9 köpeklerini görmeseydim! Öyle bir duyguya kapılyorsunuz ki o köpekleri görünce nerdeyse elleri havaya kaldırıp valla ben temizim diye açıklama yapasınız geliyor. 

Hızlı adımlarla dışarıya çıktım ve 2 hafta boyunca sürekli her yere beraber gideceğimi o an öğrendiğim Gerardo (herardo diye okunuyor) ile tanıştım. Sordum, otel ne kadar mesafede. Trafik olmazsa 45 dakika dedi. İyi ki Ispanyolcam yetmemiş de Pazar günü ne trafiği olacak canım d(iy)ememişim. O ne trafik! Bogota’da ilk tanıştığım şey yoğun trafik oldu. Her gün, her saatte ve her yönde yoğunluk var bu şehirde. Ama bir yabancı olarak trafiğe takılmak hoşuma gitmedi de değil. Duran arabaların içinde sürekli şarkı söyleyen, oturduğu yerde kıpır kıpır oynayan insanları görmek çok eğlenceliydi. 

Kaldığım otelle ofis arası yürüyerek 5 dakika mesafede. Gerardo beni otele bıraktığında ertesi gün sabah 8’de beni kendisinin alacağını, mutlaka beklemem gerektiğini söyledi. Odaya girdim, şirket tarafından bırakılmış ve aynı bilgiyi söyleyen Ingilizce bir not gördüm. Sanırım Ispanyolcamın Gerardo ile iletişime yetmeyeceğini düşündüler derken telefonum çaldı. Beni oryantasyona alacak kişi hem hoşgeldin diyor, hem de aynı bilgiyi bir kez daha yineliyordu. Gecikmez ama ola ki gecikse de başka taksiye binme ya da yürüme, Gerardo ile geleceksin ofise. Korkmadım dedim ya, sınırımı anlamaya çalışıyorlar sanki.  

Haydi biraz 2 ülke karşılaştırması yapalım: 

Çok benzer yanlarımız var. Gelir dağılımındaki uçurum Türkiye gibi. Bizdeki terörden dolayı yıllardır yaşanan problemler, onlarda gerilla yüzünden yaşanıyor. Halkın büyük şehirlere göç etmesinin en büyük sebebi de bu problemin yarattığı güvenlik sorunu. Aynı şekilde, ülkenin 1/3’lük kısmına (Amazonların büyük bölümü) insan ayağı değemiyor. Sebebi, gerillanın tekelinde bulunan kokain ormanları. Bizim üç tarafımız denizlerle çevrili. Kolombiya ise iki okyanusa kıyısı olan tek Latin Amerika ülkesi. 
Kıyılarıyla ilgili okuduklarım ve gördüğüm fotoğraflar/videolar bu ülkeye uzun bir keşif gezisi yapma kararını anında verdirtti. 

En temel farkımız iş disiplinleri. Açıkçası ülkeye gelirken –uzun yıllar Ispanyol etkisinde kaldıklarını bildiğim için- siesta kültürünün yaygın olacağını düşünmüştüm. Ne mümkün! Çalışkanlıkları, mükemmelliyetçilikleri, her şeye tam vaktinde cevap vermeleri karşısında etkilenmemek mümkün değil. Almanlara taş çıkartacak bir disipline sahipler. Bunca yıl bu artı değere rağmen hala gelişmekte olan ülkeler sınıfında kalmalarının sebebi ise kokain ticaretinin yarattığı savaş ekonomisi, malesef. 

Bogota, dünyanın rakımı en yüksek ikinci başkenti. Gelirken ilk birkaç gün bu yükseklikten etkilenebileceğimi okumuştum. O yüzden ilk günler uykuma ve yediklerime daha özenli olmaya çalıştım. Ama bu ülkede kendimi iyi hissettiren o kadar çok duygu var ki havanın yaratabileceği olumsuzlukları yaşamadım. Tropik bir iklimi var. Yıl boyunca hava 18-24 derece. Ama 10 dakika içinde güneş yağmura bırakabiliyor yerini. Şehri çevreleyen dağlar yemyeşil. Üzerinde kahverengi görmek neredeyse imkansız. And Dağları Peru’dan Kolombiya’ya geçerken 3 dala ayrılıyor. O yüzden şehrin etrafı dağ yolları ile çevrili. Haftasonu Unesco korumasındaki Cartegena (kartehena) şehrine gitsem? Uçakla 45 dakika sürdüğünü söylediler. E o zaman araba kiralayıp güzel bir manzara ile 4 saat civarı bir yol yaparak gitmek keyifli olmaz mı deyince şirkettekilerden itiraz gecikmedi: Araba ile o yol en az 7-8 saat sürer. Çünkü dağ yolları çok girintili. Evet manzara çok güzel ama gerillanın yol kesme olasılığı da var. Güzel bir düş ama izin yok! 

Madem öyle, boş olan tek bir haftasonunu Bogota ve çevresini tanımaya ayırdım. Cuma günleri geç saate kadar çalışmayı sevmiyorlar. Öğleden sonraları herkes işini tamamlayıp birşeyler içmeye ve tabii salsa yapmaya ayırıyor. Salsanın başkenti aslında Bogota’ya uçakla birkaç saat mesafedeki Cali şehri. Ülkenin her yerinde doğuştan salsa şampiyonları görmeniz işten bile değil. Bogota’ya 1 saat mesafede Chia şehrindeki Andres carne de Res isimli lokantaya Cuma akşam için rezervasyon yapıldı. Ve tabii Don Gerardo eşliğinde gidip geldim. O gece salsaya ve müthiş lezzetli tavuklarına doydum! Şirket tek başıma gezmem konusunda geri adım atmayınca, ben de Don Gerardo’nun haftasonunu benimle değil ailesiyle geçirmesi gerektiği konusunda çok ısrarcı olunca haftasonu gezmem için bir tur şirketi ayarladık. Hani dedim ya, iş disiplini konusunda kimse ellerine su dökemez; servis sektöründe de aynı şeyi gördüm. Cumartesi otobüs saat kaçta nerde olacak dedilerse o saatte orda oldu. Hem de trafik ne yoğunlukta olursa olsun! Cumartesi eski şehri, Guadalupe anıtını, 3150 metreye çıkıp Monserrate tepesini, ve o yemyeşil tepeden yemyeşil şehre kuşbakışı manzarayı, Simon Bolivar’ın müzeye çevrilmiş evini, sevgilisi Manuela Saenz’le olan aşklarını, Zümrüt Müzesini, sadece o taşın yeşilini değil, gözünüzü alamadığınız rengarenk kelebekleri, Altın Müzesi’ni, bildiğimi sandığım El Dorado efsanesinin bilmediğim onlarca detayını, Ispanya işgaline karşı direnen halk kahramanlarının anıtlarını, bunlardan en meşhurlarından ilk kadın direnişçi Policarpa Salavarieta Rios’un (kısaca Pola olarak tanınıyor) mağrur bakışlı heykelini, şehrin içindeki kocaman ve yemyeşil parkını, ve üniversite binasını, şehrin her yerindeki rengarenk ve şehrin sembolü olmuş grafittilerini, gözlerinin içi gülen insanlarını görme/tanıma fırsatım oldu. Otele döndüğümde büyülenmiştim. Pazar günü, yine aynı tur şirketiyle, Bogota’ya yaklaşık 2 saat uzaklıktaki yeraltı katedrali, Catedral de Sal(Tuz Katedrali)’i görmeye Zipaquira şehrine gittim. Yerin 180 metre altındaki bu katedrali görmenizi tavsiye ederim. Insan aklı ve hayaliyle on yıllarca büyük bir sabırla inşa edilmiş. Yaklaşık 2 saatte gittiğimiz Zipaquira’dan Bogota’ya dönmemiz dur-kal trafik yüzünden 3.5 saat sürdü. Ama bu sayede ne çiçekler, ne manzaralar fotoğrafladım, ne mitolojik hikayeler öğrendim! 

Kolombiya’nın para birimi pezo. En meşhur ürünleri tabii ki kahve. Kolombiya’da üretilen kahve çekirdeğinin aroması yumuşak. O yüzden en sert kahvesi bile gün içinde çok rahat fazla miktarda içilebiliyor. Ama itiraf ediyorum, sert kahve seven birisi olarak, dünyanın belli başlı kahve merkezlerinden birinde sert bir espresso ya da Türk kahvesinin tadını özledim. 

Ülke tam bir renk cümbüşü. Kıyafetler, arabalar, duvarlar, ayakkabılar, yemekler... Capcanlı her renk mevcut! Bu bile sizi kıpır kıpır yapmaya yetiyor. Renk demişken, çeşit çeşit tropik meyvelerinden bahsetmeden olmaz. Hem tadı güzel, hem boyutları bizim alışık olduğumuz meyvelerden bile devasa. Dayanamayıp marketten aldığım avokado ile 4 kişilik bir aile bir öğün karnını doyurur, öyle! Her öğün bol bol tropik meyve yedim. Kahvaltıda, öğlen suyunu içerek, akşam ızgara edilmiş şekilde neler yedim neler. Maracuya, lulo, mora, guanabana, ananas, avokado, banana ilk aklıma gelenler. 

Bu arada muz önemli bir meyve. Boyu parmak kadar ama şişko olanlar bildiğimiz şekilde yeniyor. Platano denilen yeşil renkli boyu daha uzun olanlar ise kızartılıyor, ve ana yemeğin yanında garnitür olarak sunuluyor. Hazır yemeklerden konu açılmışken: En meşhur yemekleri çeşit çeşit çorbalar. Çok lezzetli olmasına rağmen hiçbir zaman tabağımı bitiremedim, çünkü porsiyonlar çok büyük ve garnitür tabakları da bir o kadar dolu. Ajiaco (ahiyako diye okunuyor) en meşhur çorbaları. İçinde patates, mısır ve tavuk var. Casuela(Kasuela) ise siyah fasulye ile yapılıyor. Ve tabii tavukları! Çocukken yediğim köy tavuğunun lezzetini hiç unutamam. O lezzete ihanet edemediğim için de yıllardır tavuk yemem. Kolombiya’da çocukluğumun tavuklarına kavuştum. Nerdeyse her akşam tavuk ızgara ve ızgara tropik meyve yedim diyebilirim. 

2 hafta Bogota deneyiminde kahveden daha çok özlediğim yegane şey yürümek oldu! Güvenlik sebebiyle en yakın mesafelere bile hep Gerardo ve 007 plakalı arabasıyla gittim. Tamam plaka çok havalıydı, Gerardo da çok misafirperverdi ama ruhum bir bodyguard’la yaşamaya uygun değil! İkinci hafta Gerardo’yu atlatıp da yakındaki bir bara gittim. Bunu farkeden 007-Gerardo arkamdan gelip barın ortasında beni öyle bir azarladı ki, tek kelime İspanyolca bilmeseniz bile ne dediğini vücut dilinden anlardınız! Sağolsun, çok üstüme titredi, ayrılırken sarılmak geldi içimden adamcağıza. 

Yazıya başlarken Kolombiya’yı ‘Yeşil Dağlar Ülkesi’ diye tanımlamıştım ama bitirirken ‘Mutlu İnsanlar Ülkesi’ demek geliyor içimden. O fakirlikle ve yllardır süren iç savaş haline rağmen mutluluk endeksinde en üst sıralardaki ülkelerden birisi Kolombiya. Bunu her bakıştığınız gözde ve karşılaştığınız yüzde görüyorsunuz. Belki de bu yüzden güvenlik hâlâ bir risk unsuru iken bunu bir yabancı olarak hissetmiyorsunuz. Kolombiya’nın artık güvenli bir ülke olduğunu anlatmak için çekilen ‘The only risk is wanting to stay(Tek riskiniz kalmak istemeniz)’ videolarını izlemenizi öneririm. Açıkçası kalmak istedim, kalamadım döndüm, ama bir daha, bir daha gitmeyi çok istiyorum!

fotoğraflar için: instagram: mehlikababaoglu 
Yeniköy, Mart 2015

2 Mart 2015 Pazartesi

Bir balık olsam...

Bir balık olsam...
Büyük bir denizde, küçücük bir şey.
Ve damla kadar olduğumu her daim hatırlasam. 

Bir balık olsam...
Elde, avuçta hiç duramasam.
İçim içime sığmadığında kaçsam, derinlerde kaybolsam.

Bir balık olsam...
Sonsuz mavinin içinde ağlasam.
Gözyaşlarımı kimseye farkettirmesem, saklasam.

Bir balık olsam...
Ruhum sıkıştığında özgürce her bir yöne kaçsam.
Bilinmeyen sularda yorularak durulsam.

Bir balık olsam...
Nefessiz kalmak uğruna güneşe doğru sıçrasam.
Sudan çıktığım an suya olan özlemimi çağlasam.

Bir balık olsam...
Sürüye karşı, akıntıya karşı dursam.
Savaşsam.

Bir balık olsam...
Engin mavinin içinde.
Hep küçük kalsam.

Yeniköy, İstanbul
2 Mart 2015

26 Temmuz 2014 Cumartesi

9 günde devr-i Toskana...

Yazının başında dayanamayıp sonunu söyleyeceğim: Vadideki tarih, kültür, yeme-içme bir yana, her bir asması inci gibi kusursuz dikilmiş bağlar ve doğal örtü başka bir yana; doğa bambaşkaydı. Tüm bölgenin sonbahar ve kış manzaralarını da bir gün görebilme arzusuyla geri döndüm.

Bölgeyle ilgili 5N & 1K bilgileri: Toskana Vadisi Italya'nın üst kısmına yakın orta bölümünde yer alıyor. 10 alt bölgesi var: PisaFloransa (Firenze), ArezzoLucca, ve Siena turistik açıdan en bilinenleri. Bu beş bölgenin en meşhur şehirleri de aynı isimleri taşıyor. LivornoGrosettoPratoPistoia ve Massa Carrara ise vadideki diğer bölgeler. Türkiye'den Floransa ve Pisa şehirlerine direk uçuş var. Ama Bologna, Milano gibi vadiye yakın bir havalimanına inerek de geçmek mümkün.

Bizim yolculuğumuz 12 Temmuz 2014 tarihinde öğle saatlerinde Bologna havaalanına inerek başladı. Benzetmek gerekirse ancak Adana havaalanı kadar büyük bir yer. O yüzden gümrükten geçip önceden ayarladığımız arabamızı teslim alarak yola çıkmamız çok da uzun sürmedi. İlk 4 gece Floransa içinde bir evde kalacaktık. Bologna-Floransa arası araba ile otoban üzerinden 1,5 saatlik bir yol. Ama sebebini çözemediğimiz bir şekilde Tomtom sesli uyarı vermediği için ve biz tatil heyecanıyla gittiğimiz yönün doğruluğunu kontrol etmediğimizden 2 saat kadar ters bir yönde yol alıp Rimini'ye ramak kala doğru yöne gitmediğimizi farkedip Fona şehrine yakın bir benzin istasyonunda durduk. Tatilin ilk günü yaşadığımız anlık moral bozukluğunu gidermek ve Tomtom'un sarstığı güveni tazelemek için bari otobandan değil manzaralı bir yoldan geçerek Floransa'ya gidelim diyince 1,5 saatlik yolu ancak 10 saatte tamamlayarak Floransa merkeze geceyarısı ulaştık. Bu sayede vadide ilk gördüğümüz kısım Arezzo bölgesi oldu ki sorun pişman mıyız? Asla! Hayatımda görmediğim kadar geniş günebakan tarlaları ve hatta sapsarı renge bürünmüş günebakan tepeleri görme şansımız oldu. O manzaraları size şöyle tanımlamaya çalışayım: Usta bir ressam yemyeşil bir vadi tablosu yapmış, sonra canı sıkılmış ve eline sarı boyalı kalın bir fırça almış ve araları ve hatta tepeleri sarıya boyayarak bir renk cümbüşü yaratmış. Floransa'ya girdiğimizde aynı manzaraları bir kez daha görme fırsatı yaratabilir miyiz sorusu hepimizin aklında idi.

Yabancı bir ülkede şehir merkezine arabayla girmek ayrı bir telaş ve dikkat gerektiriyor. Tam Floransa'ya girdik ve kalacağımız eve sadece birkaç kilometre mesafe kalmıştı ki cep telefonumun pili bitti ve Tomtom'u kullanamaz hale geldik. Dar bir sokakta arabayı durdurup açık bulduğumuz bir Tabacchi (bildiğimiz büfe)'de telefonumuzu şarj ederken yerel halktan bir gencin uyarmasıyla aslında girilmemesi gereken bir yola girdiğimizi farkettik. Meğerse, şehir merkezinde bazı saatlerde bazı yollara giriş yasaklanıyormuş ve yolun başında bu bir kırmızı lamba ile işaret ediliyormuş. Yanlış yoldan girmenin cezası da 35 Avro! O yolu 2 kere geçtiğimizi anlayınca hem yorgunluktan, hem de yediğimiz 70 Avro cezadan dolayı bir moral çökmesi daha yaşadık. Eve giriş yaparken görevli kadının yakındaki otoparka arabamızı bırakıp günlük 25 Avro park parası ve polise 1 Avro bağış(!) yaparak aslında yediğimiz ceza(lar)ı sildirebileceğimizi öğretmesi bir anda deplasmanda olma hissimizi 40 yıllık Floransalıyız şekline çevirdi. Bu sayede hem arabamız güvenli bir yerde konakladı, hem cezadan kurtulduk, hem de sadece (gözden çıkardığımız) bir otopark parası ödeyerek keyifli bir uykuya daldık.

Ikinci gün rotamızı Lucca bölge olarak belirlemiştik. İlk olarak Tomtom'a bizi yol üstünde San Miniato'ya götür dedik. Çünkü mevsimi olmasa da türüf mantarlarıyla meşhur bu şehri merak ediyorduk. Yaklaşık 2 saat kadar sağlı-sollu bağların olduğu yollardan geçerek ve arada gördüğümüz Ortaçağ kasabalarında durarak Tomtom'un 'hedefinize ulaştınız' yorumuyla bir kez daha birbirimize boş gözlerle baktık. Tüm gezi kitaplarında sayfalarca anlatılan San Miniato sadece 2 evden oluşan bir yerdi. Yanlış bir yere ulaştığımız besbelliydi! Bu Tomtom da artık çok oldu ama diye söylenirken farkettik ki zavallı Tomtom'un hiç bir suçu yok, bölgede San Miniato isimli 15ten fazla şehir/kasaba/belde ismi var ve biz bu detayı farketmeden listede ilk gördüğümüz Siena yakınlarındaki San Miniato'yu hedef olarak yazmışız. E madem buraya geldik, haftasonu kalabalık olur diye başka güne bıraktığımız Siena şehir gezisini yapalım bari diyerek arabamızı Siena şehir merkezine yönlendirdik. Tatiller, esnek olmayı ve durumsal karar değişikliği yapabilmeyi öğrenmek için en iyi pratik alanları! :)
Siena'da korktuğumuz başımıza gelmedi. Beklediğimizin aksine Siena boştu ve ne arabayı parkederken ne şehri gezerken zorlandık.

Siena, Toskana Vadisi'nin en bilinen şehirlerinden birisi. Tarihe, soyluların yaşadığı ve devlet kararlarının alındığı bir şehir olarak geçmiş. Her sokağında tarih ve asaleti hissediyorsunuz bir şekilde. Her sene 2 Temmuz ve 16 Ağustos tarihlerinde kısaca Il Palio denilen Palio di Siena at yarışları bu şehrin meydanında yapılıyor. O sebeple birçok şehirdekinden daha büyük ve daha muntazam bir yuvarlak şeklinde şehrin meydanı. Bu yarışlarda her bir at ve binicisi şehrin Contrada adı verilen 17 semtinden birini temsil ediyor ve semtlerinin renk ve simgelerine göre giyiniyorlar. 
Siena'nın Duomo'sunun içi de mutlaka görülmeli, yerdeki mozaikler çarpıcı. 
Siena'da şehre hakkını verecek kadar vakit geçirdikten sonra Tomtom'a bizi Chianti bölge üzerinden Floransa'ya götür lütfen dedik. Doğal manzarası eşşiz köy yolları üzerinde seyrederken Castellina in Chianti şehrinde bir içki molası verdik. Gün batımını Floransa'da Michalengelo tepesinde yapmayı hedeflemiştik. Tam istediğimiz saatte Floransa'ya dönebildik ve yağmur sonrası yüzünü gösteren güneşin batışını bu romantik tepede yaptıktan sonra gruptaki futbol fanatiklerinin ısrarıyla Dünya Kupası finalini izleyerek yatağa girdik. Tebrikler Almanya!..

Üçüncü gün aklımızda Grosseto bölgesi vardı. Bölgenin kükürtlü sıcak su termalleri ve tufa rock (sünger taşı) üzerine oyularak inşa edilmiş bir Ortaçağ şehri olan Pitigliano kasabası hedefimizdeydi. Haritadan baktık, Arezzo bölgesi üzerinden gidersek hem yoldan çok sapmayacaktık hem de ilk görüşte aşık olduğumuz o muhteşem günebakan tarlalarını bir kez daha görecektik. Evet tarlaları gördük, ama yağmur yüzünden istediğimiz kadar fotoğraf çekemedik. Bu yolu seçmemizin 2 sebebi daha vardı: Turistik Montepulciano ve alameti farikası Pecorino peyniri olan Pienza şehirlerini görmek. Pienza'da bizi 3 gündür her öğleden sonra yağan yağmur karşıladı. O yüzden bir kafede şarap ve kahve molası verip yağmur eşliğinde keyif yaptık. Yağmur azalınca da peynir alışverişimizi tamamlayıp Grosetto bölgeye doğru yol almaya devam ettik. Bu arada bir not: Italya'dan peynir alıp getirmek istiyorsanız giderken valizinize termal bir çanta ve buz kalıpları atmayı unutmayın.

Grosseto'ya geçtiğimizde gördüğümüz geniş ekin tarlaları ve bol sayıdaki balyalar bir an için İç Anadolu bölgesi gibi daha karasal iklime sahip ve yeşili az bir bölgeye geçtiğimiz izlenimi yarattı hepimizde. 30 kilometre kadar sonra ne kadar yanıldğımızı anladık! Rakımımız giderek yükselirken yeşilin tonu iyice koyulaştı ve yoğunluğu arttı.  Pitigliano şehrinde gördüğümüz manzara ise bizi adeta bir masal dünyasına soktu.  Pitigliano şehri yaklaşık 4.000 nüfuslu bir Ortaçağ kasabası. Şarap ve zeytinyağı üretiminde önemli bir bölge içinde. Aynı zamanda Ressam Francesco Zuccarelli'nin de doğduğu kasaba. Tarihte Yahudiler tarafından kurulmuş bir şehir. Etrafındaki doğal manzara kadar şehrin kendisi de detay gezilmeli, incelenmeli. Sünger taşları üzerine kurulmuş bu şehir o dönemdeki insanoğlunun dehası ve usta seviyedeki işçiliğine bir kez daha hayran bırakıyor.
Pitigliano'da turladıktan sonra rotamızı kükürtlü sıcak su kaynaklarının olduğu Saturnia şehrine çevirdik. Pitigliano'nun yaklaşık 30 kilometre ötesinde bizim Pamukkale travertenlerine benzer yapıda bir oluşum bu doğal termal havuzlar. Tepeden baktığınızda sıcak suyun yarattığı buharı görüyor ve kükürt kokusunu soluyorsunuz. Buradaki açık havuzlarda (giriş ücretsiz) 1 saat kadar kükürtlü su ile vücudumuza doğal masaj yaptırarak keyif yaptık. Bu tür termal deneyimlerden hoşlanıyorsanız oraya kadar gitmişken pas geçmemenizi öneririm. Aynı zamanda ek bir bilgi: Bu termallerden biri Floransa'ya yakın bir bölgede olmak üzere Toskana Vadisi'nin içinde başka noktalarda da var. Yapacağınız rotanın üstünde 'Terme' yazan bir şehir var mı diye bakıp programınıza ekleyebilirsiniz, illa Saturnia'ya gitmenize gerek yok. Akşam 8 civarı Saturnia'dan ayrılıp yaklaşık 4 saat köy yolları üzerinden geçerek Floransa'ya gece vakti giriş yaptık. 

Bir sonraki günü tamamen Floransa şehrine ayırmıştık. Sabah Piazza della Repubblica'da şehrin en eski cafelerinden biri olan Gilli'de kuruvasan yiyip kahve içerek güne başladık. Bialetti'nin kahve makinası, kahve, prosecco ve parmesan alma niyetimiz olduğu için bir miktar market ve kahveci gezdikten sonra ara sokaklarda yürüyerek kaybolduk. Böylesi tarih kokan bir şehri bu şekilde solumak hep iyi geliyor! Piti meydandaki gişeden kişi başı 10 avro karşılığı aldığımız biletlerle ünlü Boboli Bahçesi'ni ve içindeki Kostüm ve Seramik Müzelerini de uzun uzun dolaştık. Akşam Duomo'nun olduğu meydanda oturmak ayrı bir keyifti; Italyanlar bina aydınlatması konusunda doğuştan yetenekliler! Gençlerin açık havada verdiği klasik müzik konseri de bu tarihi görüntüye ayrı bir renk kattı.

Bir sonraki gün Siena bölgesinde kalacağımız diğer evin olduğu Montaione kasabasına doğru yola çıktık. Öncesinde Bologna havaalanına uğrayıp ekibe katılacak arkadaşlarımızı ve daha önceden ayarladığımız daha büyük arabayı almamız gerekiyordu. Montaione'ye vardığımızda bizi hoş bir sürpriz bekliyordu. Kiraladığımız ev fotoğraflarda gördüğümüzden çok daha güzeldi ve muhteşem bir vadi içine yapılanmıştı. E artık bu keyfi artırmak için gereken tek şey lezzetli bir lokal Italyan lokantasına gitmekti! Kaç gündür zaten yemek yemeye vakit bulamamaktan grupta isyan sinyalleri belirmeye başlamıştı. Şehirde aynı adlı oteli de bulunan Carpe Diem adlı restoranda tıka basa yemek yiyip üstüne hazmedebilmek için içtiğimiz limoncello ve grappalar sonrası şehrin 3 kilometre kadar dışında kalan çiftlik evimize uyumaya gittik.

Sabah kuş sesleriyle tertemiz bir havada uyanmak gibisi yok! Bugün rotamızda Pisa ve Lucca bölgeleri var. İlk durağımız San Miniato ve bu sefer doğru San Miniato'ya gitme konusunda çok kararlıyız :) O yüzden Tomtom'a hedef verirken aynı rotayı bir karayolu haritasından da kontrol ettik. San Miniato, türüf mantarlarıyla ünlü bir şehir. Gittiğimiz tarih, taze türüf mantarı bulmak için doğru bir tarih olmadığından tazesini görmeyi beklemiyorduk. Hal böyleyken meydana yakın konserve mantar satan dükkanda tazelerini görmek bize güzel bir sürpriz oldu.
San Miniato'dan ayrıldıktan sonra dünyanın en iyileri listesinde ilk 20'de sıralanan Amadei çikolatalarından tatmak üzere Pontedera şehrine doğru yol aldık. La Cittadella Caffe'de herşeyden tadacağız diye nasıl kendimizden geçtiysek! 2 günlük yemek paramızı dükkanda bırakıp çıktık. Allah'tan hâlâ aklı başında arkadaşlarımız vardı, yoksa tatilin geri kalan kısmını bulaşık yıkayarak geçirecektik :)

Buradan sonra yolda Buti şehri vardı.  Yemek yediğimiz lokantanın sahibi doğma büyüme oralı olduğu için sanırım bize şehrini gezdirmek istedi. Bir zamanlar Medici ailesine ait olan konak büyüklüğündeki evin vadi manzarası da içi de çok güzeldi.  Buti'den sonraki durak Pisa şehri oldu. Eğik kuleyle nasıl komik fotoğraflar çekilebilir workshop'ımızı(!) tamamladıktan sonra Lucca bölgenin aynı isimli en önemli şehrine doğru yola çıktık. Lucca tipik bir turistik Toskana şehri. Ortaçağ mimarisi dar ara sokaklarında kaybolmak büyük keyif. Ama tabii arabanızı nereye parkettiğinizi detaylı hatırlamazsanız o keyiften sonra arabayı bulmak için aynı yollarda kendinizi labirent içine bırakılmış bir fare gibi hissedebilirsiniz! Allah'tan aramızda doğal navigasyon güdüleri olan Ali vardı; yoksa, yanmıştık! Tabii şehri gezdikten sonra arabayı bir an önce bulma telaşımızın çok geçerli bir sebebi de vardı: Ev sahibimiz Mauro bize akşam yemeğinde çiftliğin içindeki odun ateşli fırında pizza yapacağını söylemişti. 1 saatlik gecikmeyle o pizzalara yetiştik. Müthiş lezizdi! :)

Özellikle tatillerde yoldan çıkmaya çok meyilliyimdir. Grubun da aynı kafada olması yoldan değil Toskana bölgeden çıkmamıza sebep oldu. Ferrari arabalarının üretildiği Maranello kasabasına otobandan 3 saat uzaklıkta olduğumuz ansiklopedik bilgisi bir sonraki günün rotasını oraya çevirmeye yetti de arttı bile. Ertesi sabah Ferrari müzesini görmek üzere yollardaydık. Benim Ferrari tutkum yoktur, ama itiraf ediyorum Maranello kasabasında müzeden çıktıktan sonra grubu beklediğim köşede -abartmıyorum- her 3 dakikada bir kırmızı bir Ferrrari'yi yolda seyir halinde görmek bayağı değişik bir his :) Maranello bir oto sanayi kasabası aslında. Ferrari'nin fabrikası da burada.  
Ferrari'yle test drive da yaptıktan ve iyice havaya girdikten sonra Modena şehrine gidip şehri gezip keyifli bir yemek yedik. Sehir balzamik sirke ile ünlü. Tadım yapıp arabamıza yürürken Gazze'deki insanlık ayıbını protesto eden gostericilere alkışlarla destek vermeye çalıştık. Akşam yine otoban üzerinden köyümüze, Monteione'ye döndük. Dönüş yolunda yolda daha önce olmuş bir kazadan dolayı 45 dakika kadar rötar yememiz son gün havaalanına gitmek için erkenden yola çıkmamız lazım ısrarımın grup tarafından kabul edimesine çok yardımcı oldu, saolsun trafik ;)

Italya'ya Toskana Vadisi'ne kadar gelip de şarap tadımı yapmamak olmazdı. Kaldığımız yere yakın ve bölgenin en iyilerinden Antinori fabrikasını ziyaret için bir gün önceden rezervasyon yaptırmıştık. Rezervasyonsuz pek şansınız olmuyor, aman diyeyim, unutmayın. Antinori ailesi 26 kuşaktır şarap işindeler. Tadım için gittiğimiz San Casciano in Val Di Pesa kasabasına kurdukları fabrika ve ofis binası tam bir mimarlık dehası ürünü. Binayı kasabaya yaklaşırken vadi üstünde görmek ne mümkün! Üstüne inşa edildiği doğanın yapısını bozmadan ve hatta onu kullanarak ve dahi içine saklanarak yapılandırılmış. Göz estetiğimiz bayağı bir okşandı. Sabahın 11inde tattığımız (pardon kana kana içtiğimiz!) beyaz ve kırmızı şaraplar sayesinde bayağı bir çakır keyif hale gelince mekanda bulunan restoranda dinlenip öğle yemeğini de orda yedik. Tatlılar vasat, ama yemekler çok lezzetliydi.
Öğleden sonra yıllar önce ilk gördüğümde kalbimin bir kısmını bırakıp döndüğüm San Gimignano kasabasına gittik. Unesco tarafından kültür mirası olarak ilan edilmiş ve koruma altına alınmış kasabayı gezdik, bol ödüllü ve iddialı dondurmacısında sıra bekleyip dondurmalarımızı yedik. Sıcağa rağmen şehrin hakkını vereceğiz diye bayağı bir terledik. Burda fotoğraf galerisini ziyaret ettiğimiz Bay Fontanelli yüzünden bu bölgeye sonbahar ve kış aylarında da gelmek şart oldu... O ne renk cümbüşü, o ne manzaralar öyle! Tüm vadinin dört mevsim fotoğraflarını çekip galerisinde sergiliyor. Belissimo! fantastico! Ve hatta magnifico!

Son günümüz bu gezinin asıl amacı olan Bocelli konserine ayrılmıştı. Ama konser mekanı kaldığımız yere sadece 40 dakika uzaklıktaydı ve yeni yerler görebileceğimiz koca bir sabahımız vardı. Yatmaya mı geldik, Tomtom'a çek arabayı Volterra kasabasına dedik. Bunu dedikten 35 dakika sonra Volterra'da park yeri arıyorduk. Last but not the least denir ya, işte öyle bir yer Volterra. Görmeden dönmeyin derim. Hatta şehrin giriş (ya da çıkış) kapılarından birinin önünde bulunan anne-baba-çocuk heykeline dakikalarca bakın. Iyi geliyor...

Veeee, ünlü Bocelli konseri. Aylardır beklediğimiz an! Yaklaşık 1.000 kişilik kasabaya kendi nüfusundan çok konser izleyicisi geleceği için konser saatinden çok önce şehre giriş yapın uyarılarına uyup saat 14.30 sularında Lajatico'da idik.

Lajatico, Bocelli'nin doğduğu kasaba. 2006 yılında yine Bocelli tarafından Teatro Silenzio (Sessizlik Tiyatrosu) kasabanın dış kısmında geniş bir vadiyi görecek şekilde inşa edilmiş. Ve 2006'dan beri her sene Temmuz ayında sadece 1 gün Bocelli bu sahnede konser veriyor. Onun dışında kullanılmıyor. O yüzden adı Sessizlik Tiyatrosu. Konser izlenimlerimi ayrı bir yazıyla aktaracağım ama konserle ilgili söylemeden geçemeyeceğim şeylerden biri gördüğümüz gökkuşak(lar)ı. Konsere dakikalar kala başlayan fırtına ve yağmur acaba konser iptal olur mu endişesi yarattı önce. Ama hemen sonrasında açan güneşle birlikte beliren üstüste 2 adet gökkuşağı (gerçekten kocaman 2 kuşaktı) bizi mucizelere bir kez daha inandırdı. Hayatımda ilk defa 2 gökkuşağını üstüste gördüm. Dediğim gibi konserin detaylarını ayrı bir yazıyla aktaracağım ama konser başlamadan hemen önce gördüğümüz bu doppio gökkuşakları ve konser bitiminde arabalara doğru yürürken karanlığın içinden siyah bir at üstünde vadiyi dörtnala geçip seyircileri selamlayan karizmatik Bocelli gezimize muhteşem bir nokta koymamızı sağladı!

10 bölgeden oluşan Toskana Vadisi'nde ziyaret edemediğimiz 2 bölge kaldı: Biri Livorno bölge, ki gidip denizine girelim istemiştik. Diğeri de kuzeybatıdaki Massa Carrara. Ferrari kırmızısı bizi hipnoz edince bu bölgeleri pas geçmek zorunda kaldık. 

12-21 Temmuz 2014 tarihleri arasında çoğu köy/bağ yollarında 2.365 kilometre yol yapmışız. Gezimiz için büyük ama vadi için küçük bir adım idi. Görecek çok manzara, gezecek çok şehir, tadacak pek çok lezzet bırakarak dönüyoruz.

9 günlük geziden akılda kalanlar, rotamız özetle böyle...Yazının görsel desteği olsun diye çektiğim fotoğraflar aşağıdaki adreslerde:

Look for me on instagram: mehlikababaoglu

Yol yapmayı, yoldan çıkmayı seven herkesle başka keşiflerde buluşmak üzere...

9 Temmuz 2014 Çarşamba

Bu sefer Toskana'ya...

Benim hiçbir suçum yok azizim! (pek manidar oldu bu söz bu günlere :)) Bir bebeği 40 gününü doldurmadan sinemaya ve seyahate götürürseniz bütün yaşantısını etkilersiniz. 
'Andrea Bocelli konseri'ne gidelim mi?' sorusuna olumlu cevap verirken beynimin konser öncesine otomatik bir 10 günlük seyahat programlaması işte bu yüzden :)

20 Temmuz 2014 tarihinde Italya'da Lajatico kasabasında Teatro Silencio'da Andrea Bocelli konseri izlemeye gidiyoruz, işin özeti. Ama o kasabaya ulaşmak için önce Toskana Vadisi'ni karışlamaya karar verdik, o yüzden konserin detaylarını almadan 9 günlük bir vadi gezisini dinleyeceksiniz. Yok öyle hop diye Bocelli! :)

Yolculuğun planlaması, karakterleri ve ekipmanlarından bahsedeyim kısaca:

Gidiş ve dönüşü Bolonya üzerinden uçakla yapıyoruz. Hem daha önce ziyaret etmediğimiz bir havalimani, hem de en uygun bileti bu destinasyona bulduk. Bu arada uçak ve konser biletlerini taaa Kasım ayında aldığımızı söylemeden geçemeyeceğim.

Ekip 8 kişiyiz (ilk defa bu kadar kalabalık gidiyoruz ve çoğumuz bölgeyi daha önce defalarca gördük, ama nasıl diyorsunuz 'details/il dettaglio/los detalles never end')
Konser biletlerini her seyahatimin vazgeçilmezi ekip arkadaşım Nurseren (italyanca adı Nursero :)) sayesinde dünya üzerinde ilk alan kişileriz :) (Ekmeklerini başka mesleklerden kazanan) bir gurme, bir şarap uzmanı, bir fotoğrafçı, bir Italyanca çevirmen, ve başımız zora düşerse Avrupalılığından faydalanmayı umduğumuz(!) bir Alman vatandaşı arkadaşımız var ekipte. 4 kadın & 4 erkeğiz. Aynı bölgeye 3 ayrı haritayla gidiyoruz, yeme-içme haritası, yol haritası ve tarih haritası.

Arabalarımızı www.autoescape.com sitesinden kiraladık. Tüm Avrupa için şiddetle öneririm. Kalite, servis şimdiye kadar şaşırtmadı hiç.

Bu sefer kalış yerlerimizi önceden planladık. Aslında seyahate giderken kalışı önceden planlamayı sevmiyorum. Orda gördüklerimize göre gezecek yerler konusunda esnek olmayı tercih ediyorum, ama sanki bu isteğimiz baltalanmayacak. Çünkü vadide canımızın çekeceği yola /bölgeye istediğimiz gün sapmamız yine de mümkün olacak. Sonuçta istersek arabayla 2-3 saatte çapını geçebileceğimiz bir bölgeden bahsediyoruz.

Konaklama için kullandığımız site www.airbnb.com. Benim ilk deneyimim ama -dilimi ısırarak söylüyorum- seyahat öncesi aldığımız hizmet herşey yolunda gidecek izlenimi verdi. 2 ayrı evde kalacağız, ilk 4 gece Floransa (Italyanların deyişiyle Firenze) içinde, Pitti bölgesinde bir evde konaklayacağız. Sonrasında ise Montaione kasabasında bir çiftlik evindeyiz. Bizim için seyahatte ev kriteri yatak rahat ve temiz olsun, banyosu temiz olsun ve sıcak su bulunsun ve varsa aracımızı parkedecek yeri olsun. Çünkü seyahatlerde sadece birkaç saat uyumak ve duş almak dışında evi/oteli kullanmıyoruz.

Ekipte 4 erkek var dediydim ya; dördüncü erkeğimiz, sekizinci kişimiz, Senior Tomtom, navigasyonumuz. Her derde deva, yakışıklı, ve sebatlı biri. İlk tanıştığımızda gayet mesafeliydim kendisine, hiç yüz vermedim. Ama geçen sene Güney Fransa'da (ki bu geziyi de biraz gecikmeli paylaşacağım yaz bitmeden) ondan yardım isteyip isteyip, sonra yine de başımıza buyruk davranıp başka yollara sapıp kendisini çıldırttığımız halde hâlâ bize karşı anlayışlı ya, ne diyim hakkını ödeyemem! Tanıdıkça kendisine sevgim ve sabrına hayranlığım artıyor, az nazımı/kaprisimi çekmedi. Tabela olmayan yerde, yoldan çıktığım zamanlarda -ki çok meyilliyim - bile cesaret verdi, yön gösterdi. Tam bir centilmen..

Gittiğimiz bölgeyi turist gibi değil yerel insanlar gibi yaşamayı seviyoruz. Vadideki tüm köyler, bağlar, şaraphaneler, peynir üreticileri, lokal yemekler, çikolata fabrikaları, sıcak su göletleri, dondurmacılar, Ortaçağ hikayeleri, doğa ve tarih, ve tabii müzik bizi bekliyor.

Bir dolu ilklerimiz olacak bu gezide gördüğünüz üzere; ilk defa bu kadar kalabalık gidiyoruz, ilk defa konaklama önceden ayarlandı, ilk defa otelde değil evde kalacağız. Ama başka bir ilkimiz daha olacak:

Bu yolculukta sadece Italyanca ve Ispanyolcamı kullanarak iletişim kuracağım yerel insanlarla. Ingilizce konuşmayacağım. Seviyesi bile olmayan Italyancam, ve konuşurken kendimden geçtiğim Ispanyolcam ve derdimi dilimle anlatamazsam devreye girip konuşmaya başlayacağından emin olduğum gözlerimle yollardayım. Hayalim bir gün gezi yazılarımı Ispanyolca da yazabilmek.

Hadi bakalım; daha konusu Toskana bölgesinde geçen 'Under the Tuscan Sun, 2003,' 'İl Postino, 1994' ve 1998 yapımı 'The Red Violin' filmlerini izleyip iyice havaya girmem ve bavul hazırlamam lazım. Yolda yazılarım ve fotoğraflarımla görüşmek üzere.
Ciao ciao!

Yolculuğumuzu Takip için adresler:
facebook.com/mehlika.babaoglu
Look for me on instagram: mehlikababaoglu
Look for me on Twitter: @mehlikababaoglu

13 Ocak 2014 Pazartesi

Yüreklere çağlayan kadın: Yasmin Levy


Geçen sene bir yaz akşamı bulutsuz ve bol yıldızlı bir gece gökyüzüne fısıldamıştım Yasmin Levy’i canlı dinleme dileğimi yüreğimin en derininden. Hatta dünyanın neresinde olursa olsun giderim kararlılığıyla…
2014’ün ilk ayında yaşadığım şehirde yine bulutsuz ve tertemiz bir gökyüzünün altında dinlemek kısmet oldu 11 Ocak 2014 akşamında… J

8 aydan daha fazla hamile halde çıktı sahneye, doğum öncesi son konseriymiş.

Sentir (son albümü) albümünden ‘Mi Corason’ (Kalbim) ile başladı performansına. Sahneye her haliyle yakışan ve tek başına sahneyi sesiyle ve duruşuyla doldurabilen bir sanatçı.

Konsere giderken içimden (ve hatta yüksek sesle de) umarım ‘Cada Dia’ (Her Gün) şarkısını da söyler demiştim birçok kere. İkinci şarkı olarak dinlemeye başlayınca gözlerim doldu, hem mutluluktan hem de sanırım o yanık sesin içime bu kadar yakından girmesinden J

‘Naci el Alamo’yu pas geçmeyeceğinden emindim ama ‘Sevda’yı konserin bu kadar başında söyleyeceğini düşünmemiştim. Aysel Gürel anısına düzenlenen konser için kendi dilinde söylediği bu şarkıyı gözlerinizi kapatıp dinlemenizi tavsiye ederim, nasıl bir ruh halinde olursanız olun iyi geliyor.

‘Amor’ (Aşk)dan sonra söylediği ‘Allegria’ en çok alkış alan şarkılardan biri oldu. Bu şarkı sanırım Yasmin Levy’nin daha fazla tanınmasında da etkili oldu son yıllarda.

‘Me Voy’ (Gidiyorum) benim Yasmin Levy’i ilk keşfettiğim zamanlarda günde tekrar sayısını hatırlamadığım kadar çok dinlediğim ve ezbere bildiğim bir şarkı. Kalbinin sesinden başka bir şey dinlemeyen birinin sözleri olduğu için de bana çok yakın geliyor, buna eminim J

‘Una Noche Mas’ (Bir Gece Daha) Yasmin Levy’nin en hüzünlü şarkılarından. Terkedilen bir aşığın yalvarışı aşkına. Hikayesini anlatarak başlayınca şarkıya salondaki binlerce kişinin aynı anda gözleri doldu. Hepimizi tek yürek haline getirdi.

İddia ediyorum: ‘Firuze’yi Yasmin Levy’den daha dokunaklı söyleyebilen kimse yok!

‘Adio Kerida’yı (Hoşçakal Sevgilim) her konserinde olduğu gibi yine tüm dinleyicilerle birlikte söyledi.

‘Mi Felicidad’ (Mutluluğum) ve ‘La Ultima Cansion’daydı (Son şarkı)  sıra.

‘Libertad’ (Özgürlük) şarkısını ise dünya kadınlarının özgürlüğüne adadığını söylemesi en az şarkı kadar alkış aldı tüm salondan.

Tek bisle bitti konser, çünkü başından sonuna ayakta muhteşem bir enerjiyle bizi duygulandıran bu kadına ısrarcı olamadık, hamile haliyle daha fazla ayakta durması için. Ama bis parçası vurucuydu: ‘Olvidate de mi’ (Beni Unut)

Ölen bir kocanın ağzından ona aşık gözü yaşlı eşi için söylenmiş bir parça ‘Olvidate de mi.’ İlk defa Buika’sız sadece Yasmin Levy’nin yorumuyla dinledim ve içimden dedim ki aşk gelecekse ölüm ayırdığında bile birbirine kıyamayacak kadar böyle derin gelsin!

Son parçadaki gitar solo, o gece dinleyen herkesi sabaha kadar başka dünyalarda tuttu bence.

Bir gitar, iki adet keman, bir duduk, bas gitar, perküsyon ve bir piyano eşlik etti elleriyle dans edebilen bu muhteşem kadına!

Teşekkürler Yasmin Levy!

Yeniköy
11 Ocak 2014

8 Ocak 2014 Çarşamba

Dayımın ardından...


Dayımdı…
Kızması nokta, sevgisi dünyalar kadardı.

Dayımdı…
Yüreği yufka, yumruğu demir gibi sağlamdı.

Dayımdı…
Sen bir iste, o sana binleri sunardı.

Dayımdı…
Korktun mu sarılır, dağıldın mı sarmalardı.

Dayımdı…
Gözünden gönlünü anlayan, adeta baba yarımdı.

Dayımdı…
İstemezdi elbet, ilk defa bizi ağlattı...

Dayımdı...

8 Ocak 2014
İstanbul

30 Ekim 2013 Çarşamba

O AĞACI KESİNCE...


3,000 ağaç kestik, 10 katını dikeriz, dedi Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı. Özrü kabahatinden büyük!

ODTÜ Rektörü, sorunun ağaç sayısı olmadığını, ‘Ağaç dikmekle yeşil alan yaratmak aynı şey mi?’ diye sorarak dile getirdi de acaba ne kadar algılandı?

Sorun ağaç sayısı değil. Biz okulumuza sahip çıkar, 100 katını da dikeriz, hatta dikeceğiz de. Niye mi?

O alan, sadece ağaçlandırılmış bir alan değil çünkü…

O ağaçların yarattığı alanda kurulmuş onbinlerce hayal var, binlerce gencin hayata dair kurduğu…O hayaller sayesinde şu an iş, sanat, siyaset ve kültür hayatımız devam ediyor, başarılı işler yaratılıyor.

O ağaçların gölgesinde bestelenmiş nice şarkılar var, binlerce kalbe dokunmuş…O şarkılar hepimize destek oluyor, zora düştüğümüz zamanlarda…Bazen çünkü, sadece oksijen yetmiyor nefes almamız için, yol alırken hayatta.

Binlerce delikanlı o ağaçların altında sevdiceğine yüreğini açtı yıllarca, sevmeyi öğrendi, sevdiğini söylemeyi…Kesince o ağacı, üstüne kazıdığı kalp de yok oldu, devrimci bir ruh için bundan daha büyük bir üzüntü olur mu?…

O ağaçların gölgesine sadece Ankara’nın kavuran sıcağından kaçmak için sığınmadı binlerce genç yıllarca… Korkularından kurtulmak, deli akan kanını durgunlaştırmak için de vardı o gölgeler bir sığınak misali…

Binlerce genç o ağaçların, o yeşil alanın bu ülkenin geleceği için ne kadar önemli olduğunu biliyoruz. Ve yine biliyoruz ki yeni yetişen gençlerin hayal kurmaya, şarkı söylemeye, aşık olup bunu dile getirmeye, o gölgelere sığınmaya ihtiyacı var.

Biz o yüzden işimizi gücümüzü ayarladık, okulumuza sahip çıkmaya, ağaç dikmeye gidiyoruz. Hepinizi bekleriz!..

Ekim 2013, Istanbul