28 Temmuz 2023 Cuma

 

SOKAK

(Uzun) Bir aradan sonra...

Şubat 2023ün ilk günlerinde paylaştığım son yazıdan sonra aslında arka arkaya birkaç yazı daha koymak hevesinde idim.

Sonra...

6 Şubat 2023 sabaha karşı Kahramanmaraş ve Hatay merkezli depremlerin haberi geldi, nice canlar ve anılar yitti. Kalanlar da topluca bitkisel hayata girdik. Bırakın yazmayı, nefes almak zordu, suçtu. Çok şey hissedip hiçbir şey söyleyemedik, yazamadık. Yeni yeni kalem oynatıp klavyeye dokunabiliyorum/z.

Aslında ne çok şey oldu depremden bugüne. Lizbon’da/Portekiz’de yeni keşiflerim, deneyimlerim... Nereden başlasam, nasıl anlatsam diye mırıldanıp Özkan Uğur’a şarkıları ile hissettirdikleri için bir teşekkür gönderip sokakları anlatayım bu yazıda, sokak iyi gelir hepimize.

Lizbon’u yaşadıkça daha çok seviyorum. Sokakların bunda rolü çok. Oldum olası sokak çocuğuyum zaten. Lizbon’da (ve Portekiz’de) sokaklardaki detaylar öyle mutlu ediyor ve öyle çeşitli ki eve girmemek için sebep çok. Portekiz mimarisi, kaldırımlar, günlük yaşama ve kültüre dair ipuçları veren insan manzaraları, sokak satıcıları heykeller, bina cephelerindeki devasa görseller, görsel şovun yanısıra çevresel mesajlar veren ‘Trash-art’, ve niceleri...

Her şehirde kabloların, tesisatların saklandığı kutu-dolaplar olur ve modern şehir hayatı için mecburidir. Genelde sokağın çirkinleştiren açık renkte dolaplardır bunlar ve her daim kirlidir. Portekiz’de bu dolapların üstünde sokak sanatı var. Hatta Setubal, Porto gibi şehirlerde ekstra özen gösterildiğini farketmemek mümkün değil. Kaba saba, su sayaçlarını saklayan bir dolabı renkli, zaman zaman absürd, ve vahşi/komik görsellerle donatarak sokağı şenlendiriyorlar. Hepsine bir karakter yüklenmiş gibi. Öyle güzel ki! Bazen gülümsetiyor, bazen durup detaylı bakmanıza sebep oluyor. Nasıldı Setubal diye soranlara, valla işte, günün yarısı su ve elektrik kablosu dolapları ve doğalgaz sayaçlarının kutularını seyretmekle geçti diyorum, iyi misin der gibi bakıyorlar. Taa ki, çektiğim fotoğrafları gösterene kadar!




Sokaklardaki bir diğer görsel şölen: Trash-art. Ülkenin alameti farikalarından. Sosyal medyada sıkça paylaşılan en meşhur eserlerin yaratıcısı Artur Bordalo. Bordalo II (Bordalo segundo, ya da bizim deyimimizle Sultan 2. Bordalo 😊) olarak tanınan sanatçı 1987 Lizbon doğumlu. Eserlerine Trash-art (çöp sanatı) denmesinin sebebi sokaktaki çöpleri malzeme olarak kullanması. Bu çöplerle binaların duvarlarına (ve bazen de heykel gibi sokağın ortasına) dikkat çekici ve devasa hayvan görselleri inşa ediyor ve nesli tükenen hayvanlara ve artan hava ve çevre kirliliğine dikkat çekmeye çalışıyor.

En bilinen eseri Porto şehrinin kıyısından geçen Douro nehrinin karşı yakasıdaki Via Nova de Gaia şehrindeki tavşan. Bir binanın köşesine boylu boyunca giydirilmiş bu devasa tavşana her baktğımda Alice Harikalar Diyarı’nda olduğumu düşünüyorum, boyut değiştiriyorum.

Lizbon’da benim şimdiye kadar gördüğüm eserleri ise: Bastardo’daki Yengeç, LX Factory’deki Yabanarısı, Belem’deki Büyük Rakun, ve Pelikanlar. Bunun dışında bir de Vaşak varmış, peşindeyim. Ülkenin hemen hemen her bölgesinde eserlerini görmek mümkün. Coimbra’daki Baykuş’un fotoğrafını görür görmez, mesela, oraya seyahat planladım. Sırf bu eserleri görmek için ülkeyi karış karış gezmeye hevesim arttı. Bu arada, nasılsa toplayıp şahane işler yapıyormuş Bordalo diye çöplerinizi sokağa atmaya kalkmayın gezerken, bozuşuruz!








Portekizlilere çabucak ısınmamın en önemli sebeplerinden biri her daim yardımcı olmaya çalışan halleri, ve mutluluklarını yansıtmaları. Sokağı yaşamayı ve sokakta yaşamayı sevmeleri de hoşuma gidiyor, saklayamam.

Sokaklarda gezerken aslında Portekiz kültürüne dair ne çok şey öğreniyor insan. Yani hem çok gezip hem çok okuyacaksın, ayırt etmeyeceksin, merak ikisinden de besleniyor 😊

Mesela 18 Mayıs sabahı Bordalo Pinheiro Müzesine gitmek için yürürken sokakta küçük demetler halinde kır çiçeği satanlara rastladım. Şimdiye kadar hiç gözüme çarpmamıştı bu kadar çiçek satıcısı yolda. Öyle hani çok albenili bir görüntüsü de yoktu demetlerin ama kimi görsem alıyordu bu küçük ve birbirine çok benzeyen buketleri. Neredeyse her köşe başında görünce merak ettim, okudum. Meğersem bu sene 18 Mayıs ‘Dia da Espiga (Buğday Günü)’ günü imiş burda. Her sene, Paskalya gününden 40 gün sonraki ilk Perşembe kutlanırmış, illa Perşembe! Sokaklarda satılan çiçek demetlerinin de anlamı varmış.

Demetler buğday başağı, asma yaprağı, papatya, biberiye, zeytin dalı ve gelincikten oluşurmuş. Başak (espiga) refahı, asma yaprağı (videira) eğlenceyi, papatya (malmequer) şansı, biberiye (alecrim) sağlığı, zeytin dalı (oliveira) barışı ve gelincikler (papoila) aşkı temsil edermiş.


Ne güzel bir bahar karşılaması! Bu arada, Portekizliler kıymet bilen ve tutumlu insanlar. Aldıkları demetleri kurutup tam 1 sene tüm dilekleri ve umutları evlerinde bu demetlerde saklıyorlar, her sene Paskalya sonrası tazelenmek üzere.

Ülke değiştirince ne kadar yolunda gitse de yerleşmeye dair işler ilk zamanlar bir deplasman hissi yaşıyorsunuz. Bunca yıldır her hafta/ay iş ve kendi merakım sayesinde farklı farklı ülkelere çok sık seyahat ettiğim için farklı sistemlere alışık olsam da ben de bu hislerden payıma düşeni aldım. Tabii bunda dili bilmemenin de etkisi oluyor. Her ne kadar Lizbon’da aklınıza gelebilecek her meslek grubundan hemen hemen herkes çok iyi seviyede İngilizce konuşuyorsa da... (2022 EPI indeksine göre resmi dili İngilizce olmayıp da İngilizce bilme oranı en yüksek 9. ülke canım Portekiz, alkışları sakınmayalım! Ekonomisi ve eğitim sistemi ile övünen Almanya’dan bir üstte sıralamada.)

Hani geldiğimden beri işlerim hep rast gitti diyorum ya, şansım dil öğrenme konusunda da yaver gitti. Portekiz devleti, ülkeye gelip yerleşen yabancılara ücretsiz dil eğitimi veriyor. Programın adı da hoş: ‘Portekiz diline hoşgeldiniz,’ kısaca PLA (Portugues Lingua de Acolhimento). Ülke genelinde programın uygulandığı devlet okullarında bu programa kayıt olup hakkını verirseniz 4-5 aylık bir eğitim sonrası A2 seviyesine gelmeniz ve sınavı geçip devlet onaylı sertifikanızı almanız mümkün. Genelde Eylül döneminde başlıyor okul. Şansıma bu sene evime sadece 7 dakika yürüme mesafesindeki okulda (ki Eylül 2023 dönemi için kayıt yaptırmıştım) ara dönemde (Şubat 2023) sınıf açıldı. Okula gitmek ve dili öğrenmeye başlamak hem deplasmanda olma hissimi azalttı hem de kültürü öğrenme hızımı artırdı.

Bu arada, Portekizliler sokakta yaşamayı seviyor dedik ya sokak festivalleri de ayrı bir yazı konusu. Bir Santos Festivali var, tüm Haziran ayı her yer festival coşkusu! Mayıs ayı boyunca sokakları festivallere hazırladılar. Bir başka yazıda daha detaylı anlatırım Santos’u, ama mangal kokusu eşliğinde sokak konserleri, sergileri ile yaşanıyor diye özetleyebilirim. Mangal sardalya için tabii 😊 Haziran ayıyla yani Santos’la birlikte sardalya mevsimi de başlıyor. Hem restoranlarda hem sokaklarda mangalda kömür ateşinde pişmiş ve ekmek üstünde servis edilen sardalyalar okyanus kıyısında bir ülkenin yaşamından ipuçları veriyor. Okuldaki öğretmenim sardalya yemek için en iyi zamanın içinde ‘S’ harfi geçen aylar olduğunu söyledi. Bakalım, Haziran’da bol bol yedik, Ağustos (Agosto) ve Eylül (Setembro)’da karşılaştırma yaparız. 😊

Doğa ile içiçe yaşayan kültürlerine bir örnek daha verelim:

Lizbon’da Aziz Antonio (Santo Antonio) günü 12-13 Haziran’da kutlanıyor. 12 Haziran gün batımında şehrin en geniş ve tanınan caddesi Avenida da Liberdade araç trafiğine kapatılmış şekilde bir geçit törenine ev sahipliği yapıyor. Geçit törenini beklerken bu sefer dikkatimi küçük saksılarda satılan fesleğenler çekti. Bir yandan da içki sponsoru Sardes firması fesleğeni temsilen kıvırcık yeşil peruk şeklinde şapkalar dağıtıyordu. Dia da Espiga gününden deneyimli olduğum için neymiş bu fesleğenin hikayesi diye hemen okudum:

Meğerse bizim(!) Aziz Antonio gençleri evlendirmeye pek meraklı imiş. Evlenmek isteyen erkek sevdiği kadına saksı ile fesleğen hediye etsin, kadın o fesleğene bir sene gözü gibi bakarsa ilişkiyi de sahiplenir diye bir ritüel yaratmış. Her sene Aziz Antonio gününde toplu nikahlar yapılıyormuş. Hatta geçit töreni bu çiftlerin gelinlik ve damatlıkları ile Avenida da Liberdade (Özgürlük Caddesi) boyunca yürüyüşleri ile başlıyor.

Her şey sokakta yaşamak için! 😊

Bunca etkinliğin içinde Lizbon’da Haziran ayını sevmemin sebebi bambaşka: Mayıs ayında çiçeklenmeye başlayıp şehri lila rengi bir fırçayla boyayan jakaranda ağaçları beni benden aldı. Bilgisayar başındaki tüm işlerimi sokakta yaptım. Öyle güzel, öyle büyülü idi. Mayıs ve Haziran’da bu şehirde aşk başkadır, rengi liladır.



Bu arada, hani dedim ya Şubat’tan bu yana aslında ne çok şey yaşandı! 2 yıl geçerli oturum kartımı aldım, Tejo nehrini gün doğumu ve gün batımı saatlerinde izlerken üzerinde yelken yapmaya başladım, kardeşlerim Barış & Didem ve yeğenim Mira gelip yeni şehrimi/evimi/hayatımı gördü, Madrid’de görev yapmış arkadaşım Ersel geldi, onunla kite sörf yapılan sahilleri keşfettim.

Yaşadıkça daha da sevdiğim Lizbon’u yaşamımda değer verdiklerimle keşfetmenin tadı da bir başka. Çünkü her gelenin merakları ve ilgi alanlarıyla ben de şehirde ve ülkede başka detaylar keşfediyorum aslında.

Sokak bana hep iyi gelmiştir. Nerde ve hangi halde olursam olayım… Lizbon’da ve Portekiz’de sokaklar yaz dönemindeki onca etkinliğe, turist kalabalığına ve harekete rağmen beni sakinleştiriyor, dingin ve huzurlu olmamı sağlıyor, gülümsetiyor.

2023’te adım atılmamış sokak kalmasın Lizbon’da. Şu aşağıdaki siyah sokak kedisi gibi her deliğe girelim (kuşlara kem gözle bakan kediden gözümüzü ayırmadan tabii) 😊

Sokak çocuklarına selam olsun!

28 Temmuz 2023,

Lizbon

2 Şubat 2023 Perşembe

RÜZGAR GİBİ GEÇTİ

Rüzgarı severim; onu dinlemeyi, anlamaya çalışmayı, onla savrulmayı. Usul usul ise onla huzur bulmayı, sertse ona kapılıp yoldan çıkmayı.

Lizbon’da 4 ay (hatta biraz fazlası) hakikaten rüzgar gibi geçti. Geçerken de bulutlardan bir dolu keyif yağdı, sağanak halinde. Romantik rüzgarlar esiyor bu şehirde ve içimi coşturuyor.

Lizbon hem küçük bir şehir hem de büyük. Merkez nüfusu az (merkez nüfus 500 bin kadar, çevresi ile birlikte 3 milyon değil), bir başından diğerine mesafe -hele de İstanbul gibi bir devasa şehirle kıyaslayınca- kısa ama içindeki detaylarla, kat kat. O kadar çok kültürel etkinlik, konser, sergi, irili ufaklı müze, sanatsal ve bilim etkinliği var ki.

Müzik etkinlikleri deyince aklınıza sadece fado gelmesin ve de. Madonna 40. sanat yılını Lizbon’da da kutlamaya karar vermiş mesela; Kasım başında kendisini bekliyoruz şehrimize. Gül yerine jakaranda yaprakları döktük yollarına...(Haziran’da gelenlere şehri tamamen eflatun renkle boyayan jakaranda çiçeklerinden döküyoruz, haberiniz olsun da!)

Ülkenin sanata, sanatçıya ve bilime verdiği önemi her yerde ve hatta ilk andan itibaren görmek mümkün. Diyelim Lizbon’a ilk gelişiniz, uçaktan indiniz ve şehre metro ile gitmeye karar verdiniz. Sizi metro koridorlarının duvarlarında ülkenin her alandan sanatçıları ve bilim adamları karşılayacak, şehrin enerjisini size aktaracak. Neredeyse gerçek boyutta, yüzünüzde gülümseme bırakacak muzip tasarımlarla siyah-beyaz resmedilmişler, sokak taşları gibi. Siyah ve beyazın tüm renkleri yansıtması, yaşatması gibi. Ressam Almada Negreiros, yazar Jose Cardoso Pires, besteci Fernando Lopez Graça bunlardan bazıları. Selamlayarak girin şehrimize...

Bu arada, yeri gelmişken söylemeli hemen: Lizbon metrosu Avrupa’da gördüğüm en temiz metrolardan, ve renkli, kendine dakikalarca baktıran istasyonları var. Bir Olaias durağı var ki, işiniz olmasa da inin orda biraz duvarları ve renkleri içinize çekin, sonra yolunuza devam edin.

Aslında taksiyle de gitseniz şehre bu hissi alırsınız. Bu hafta bir arkadaşım geldi, kızı Erasmus programı ile bir dönem Lizbon’daki üniversitede okuyacak, bindiği taksi şoförünün İngilizcesi ve şehir hakkında verdiği bilgilerden öyle etkilenmiş ki!

Hadi gelin bu yazıda biraz Estrela’dan bahsedelim:

Estrela ismini ilk danışmanım Maria’dan duymuştum. Lizbon’a taşınmaya karar verdiğimde oturmak için tercih edebileceğim semtlerden biri olarak sıralamıştı. Alfama’daki evime ilk görüşte vurulduğum için Estrela bölgesini ancak taşındıktan sonra keşfe çıkabildim. Sokaklarında yürümesi keyifli bir bölge (tabii kulağımda Diana Vilarinho fadoları ile). Tejo nehrine yakın ve binaların mimarisi Portekiz’de olduğunuzu her adımda hatırlatıyor. Şehrin eski ve bir o kadar da bakımlı bölgelerinden. Yürürken kocaman bir park çıktı önüme. Hani Lizbon’da sokaklar zaten hep romantik (Bu arada Avrupa’nın en romantik şehri seçilmiş Lizbon, ortak akıl işe) de bu park da şehrin içinde yemyeşil, romantik bir başka dünya. Nasıl huzurlu, nasıl keyifli. Afrika’dan taşınmış bir ağaç var parkın orta yerinde, içinde bir papağan ailesi yaşıyor. Şimdiye kadar aynı anda 4 üyesini selamladım, belki de daha kalabalıklar. Ağaçlar, çiçekler, çocuklar için oyun alanları, heykeller, oturma alanları ile tertemiz, pek keyifli. Parkı gezmemin ertesi günü şahane bir tesadüf oldu, Cumhuriyet Gazetesinde Estrela parkını anlatan bir yazı çıktı. Keyifle okudum. Buyrun, siz de, parkın detaylarını Lizbon’da o bölgede yaşayan Ayşenur Tanrıverdi’nin profesyonel kaleminden okuyun:  Estrela’da bir gezinti (cumhuriyet.com.tr)


Sokaklarda yürürken, hani o yaşanmışlıkları merak edip duruyorum ya, canlı tanıklarından biriyle tanıştım:

Durduk yere evdeki televizyon çalışmaz oldu. Çok televizyon izleyen biri olmasam da Portekizce kanalları izleyip, dinlemek dili öğrenmem için faydalı  oluyor. Ev sahibime durumu gösteren bir video attım ama TV’de sorun olmadığını uydu kutumun bağlantısını kontrol etmemi söyleyip kestirip attı. Bir anda moralim bozuldu. Taşındığımdan beri ilk defa kendimi deplasmanda hissettim. Sonra dedim, ay aynı şey İstanbul’da başına gelse ne yapacağını biliyor musun? (Konu teknoloji ise ben arsız bir kullanıcıyım, kurmayı kurcalamayı hiç sevmiyorum) Gugıl’cım dedim evimin yakınında Samsung servisi var mı? Var dedi, sana yürüme mesafesi 10 dakika. Hemmen gittim. Dükkandakı abiye videoyu gösterdim, bi bakmamız lazım dedi Portekizce. Ama başka ne dedi anlamadım. İngilizce de bilmiyor. Baktı ben boş boş bakıyorum, bana bir isim verdi: Rogerio (nam-ı diğer 007 Roger😊). Onu ara, Ingilizce biliyor, şimdi serviste burda değil sen ona anlat dedi. Aradım, gelip bakalım dedi. Ben de yardımcı olmak istiyorum ona ya, evin adresini verirken size çok yakın filan diye yerimi tarif etmeye çalışıyorum. Rogerio gayet sakin, orası benim mahallem biliyorum o sokağı dedi atladı geldi. Bir 007 boşuna olunmuyor, her şeyi bilen kahraman! Meğersem, Rogerio tam karşımdaki apartmanda doğmuş, 40 yıl o binada yaşamış. Hatta dükkanları 10 yıl öncesine kadar komşu binanın altında imiş. Sonra işte bu bölgeler pahalanmaya, göç almaya, el değiştirmeye başlayınca dükkanı şimdiki yerine taşımışlar, kendileri de evi satıp başka bölgeye gitmişler. Hüzünlü tabii, ekonomik değişimler mahallenizi başkalarına bırakmanıza sebep oluyor. Bu arada, ev sahibim sorunumu sahiplenmedi diye üzülmüştüm ama aslında doğru yönlendirmiş. Televizyonda bir sorun yokmuş, kanal kutusundan kaynaklanmış problem. Sabah deplasmandayım hissiyle başlayan gün, vay be sokakların canlı tanığı biriyle tanıştım, yaşasın diye bitti. Ne demişler; her şerde bir hayır, her sokakta ne hatıralar vardır.

Her gelene Portekiz kültürünü anlamak için illa ki Ulusal Çini Müzesini de (Museu dos Azulejos – National Tile Museum) gezin diyorum, müzeye götürüyorum. Sadece müze değil kafesi ve bahçesi de çok keyifli. Oldum olası, müze kafelerini sevmişimdir. Burada da şimdiden müdavimi olduğum müze kafeleri var. Gülbenikan Müzesi, Azulejos Müzesi, Museu Nacional de Arquelogia ilk aklıma gelenler. Kitap okumak, Portekizce çalışmak için ideal mekanlarımdan oldular.

Gelelim dille ilgili öğrendiğim detaylardan paylaşmaya:

Dili öğrenirken ülkenin kültürü, tarihi hakkında ipucu veren kelimlerin etimolojisini de merak ediyorum haliyle. Azulejos mesela (ben hala sadece çini deyip geçemiyorum, bina süsleme sanatı diye açıklama eklemezsem haksızlık etmişim gibi geliyor).

Bir dönem çinilerde sadece mavi ve beyaz renkler kullanılmış. Azul da mavi demek. Acaba, diye uyandım bir sabah, azulejos (çini) ismi burdan mı geliyor?

Çinilerin ilk dönemlerinde daha çok geometrik desenler var. Bunun sebebi İslami dönem imiş. Sünni inancında insan ve canlıların resmedilmesi yasak olduğundan ilk zamanlardaki seramiklerde kareler, elmas şeklinde  köşeli desenler kullanılmış sadece.

16. yüzyıl ile birlikte ise Flaman ve Portekizli sanatçıların baskın etkisi ile çiçek desenleri ve dini temalar yansımaya başlamış çinilere. Bu dönemde mavi ve beyazın yanısıra sarı da baskın renklerden.

17. yüzyılın sonlarına doğru ise mavi-beyaz fayanslar hakim olmuş. Bana sabah sabah kelimenin kökenini sorduran ve acaba mavi-azul kelimesinden mi türemiş azulejos ismi teorim ise kahvemi içerken çürüdü. Çok daha eskiye dayanıyor kelimenin kökeni; kabaca “küçük taş” anlamına gelen Arapça “al-zulayj” kelimesinden türemiş. Olsun, ben azul kelimesini seviyorum, rengimiz ruhumuz, tarafımız belli; mavi. Çinilerimiz de. Teorimiz ve hayallerimiz de 😊

(Çini Müzesi’nin bahçesindeki aydınlatmalar da bu mavi-beyaz çinilerle kaplı)


Ocak ayında ablamlar geldi beni ve yeni şehrimi ziyarete. Hem şimdiye kadar öğrendiğim yerleri ve bilgileri paylaştım onlarla, hem de beraber yeni yerler/detaylar keşfettik. Ablam, eniştem ve yeğenim Deniz ile gezerken farkettim; ilk 4 ay için hiç de fena öğrenmemişim şehri. Çat pat derdimi de Portekizce anlatıyorum artık. Ablamlardan takdir aldım, bu gazla daha çok konuşur öğrenirim dili, şehri, ülkeyi. Çok detay var şehirde, keşfet dur!

Aralık ayında Kanada’daki kuzenim Yasemin ablam geldiğinde, her geleni gezdirmekten bunalacaksın demişti. Pek de öyle değil valla. Çünkü her gelen kendi ilgi alanları ile geliyor, ve ben onlarla şehirde başka detaylar öğreniyorum, kendi keşfettiklerimi paylaşırken. Tek başıma yürüsem mesela, Rua Maria Andrade sokağındaki o yüncü hayatta ilgimi çekmezdi. (www.rosapomar.com) Ama örgüye meraklı Yasemin ablam sayesinde şehrin en önemli yün dükkanını keşfettik ki yün ve dokuma çok önemli Portekiz’de. 16 yerli koyun ırkı varmış. Ülkenin yün haritasını öğrendim bu sayede, şahane desenli ve dokulu battaniyeler dokuyorlar ülkede. Evime de alacağım. Dükkanda konuyla ilgili kitaplar da satılıyor, ve örgü ve dikiş teknikleri ile ilgili kurslar da veriliyor. Ve tabii, neden süt ve süt ürünleri bu kadar lezzetli aslında buna da cevap buluyorsunuz koyunları sayarken 😊


Günler geçiyor, rüzgarlar esiyor, ve ben her sabah daha mutlu ve meraklı uyanıyorum. 2022'nin günleri bitti, 2023'e döndü.

İlk 4 ay rüzgar gibi geçti. Rüzgar gibi: Keyifli, dolu dolu, başına buyruk ve özgür...

Çok yakında görüşmek üzere...

 

Lizbon, 02.02.2023

27 Aralık 2022 Salı

 SİYAH-BEYAZ BİR FİLM ve GRİ ŞARKILAR


Lisbon Avrupa’nın en eski şehirlerinden. Bazı kaynaklar, hatta, en eskisi olduğunu yazıyor. Eskilik tabii sadece zaman çağrıştırmıyor şehri gezerken, öyle çok hikaye, anı, kültür, ses ve nefes geçmiş ki dar sokaklarından! Evlerin ferforje balkonlarına (hatta bazı mahallelerde asılmış çamaşırlara), duvarlardaki yıpranmış ama hala kendine dakikalarca baktıran seramiklerine, Tejo nehrinin limanlarındaki eski teknelere, kaşiflerin şehri olduğunu her daim söylemek istercesine her amblem/logoda kullanılan kullanılan gemi figürlerine, Fado şarkılarına, ikinci el kitap satan dükkanlara ve dükkanlardaki kitap kokularına kapıldıkça kaptırıyorsunuz kendinizi daha fazlasına.

Tabii, siyah-beyaz taşlarla sanat eseri gibi döşenmiş kaldırımların da payı çok büyük bu çağrışımlarda. Sadece 2 renkle bu kadar renk, duygu, desen yaratmak! Sadeliğin gücünü böyle arsız kullanmak! Çok güzel çok...Şehri sokak sokak keşfederken ilk baktığım şeylerden biri bu taşlar ve desenler. Keyif veriyor. Ama tabii, bu taşlara bakmamın sebebi her zaman romantik değil. Hava yağmurlu ise taşlardaki beyaz yoğunluğunu özellikle kontrol etmek gerekiyor. Zira, taşların beyaz olanı ıslanınca feci kayıyor! 😊 Taşının rengini söyle sana kayma olasılığını söyleyeyim.

Yağmur demişken: Burda tüm hava olayları (kar hariç) yoğun yaşanıyor. Güneş, sis, yağmur. Geçenlerde 2 gün sürekli yağmur yağdı, mecbur değilseniz evden çıkmayın uyarıları eşliğinde. Sel yüzünden bazı yollar, köprüler kapandı. Şehrin yeni kısımlarında altyapı yet(e)medi. İtfaiye nereye kime yetişeceğini şaşırdı. Bu arada, buraya yağmur zamanı gelecek olursanız boşuna çantanıza şemsiye koymayın. Türkiye’den getireceğiniz şemsiyeler burda işe yaramaz çünkü. Hem küçük kalır, hem de orta şiddette ilk rüzgarda delinir ve uçar gider. Burda büyük/geniş, örtüsü kalın materyalden şemşiye iş görüyor. Zaten adından belli: Şemsiye Portekizce’de ‘guarda-chuva (guarda şuva diye okunuyor) demek, yani yağmurdan koruyucu. Şemsiye ise adı üstünde güneş kesmek için icat edilmiş, parasol (güneş için). Aynı amaca hizmet etmiyor😊

Yağmur yağarken kimileri için hayat zorlaşırken benim için romantizm katlanıyor. Eğer evde ya da güzel bir kafede iseniz elinizde içeceğiniz ve fonda müzikle kitap okuyup, yazı yazmak ve Tejo Nehrine bakıp hayal kurmak çok keyifli. Lizbon’daki evimi sevme sebeplerimden biri de bu. Burda evim Alfama’da; şehrin en eski yerleşim yeri burası ve şehri keşfe gelenlerin gözde bölgesi. Burda binalar öyle sağlam inşa edilmiş ki 1755 depreminde tüm şehir yerle bir olurken Alfama ayakta kalmış. Altyapısı da iyi bu bölgenin, yağmur suyu hızlıca yeraltına iniyor (ordan da Tejo nehrine). Ne demişler: Eskiyse yenidir! Nerde o eski akıl ve işçilikler? 😊

Hazır yağışlı günler başlamışken (burda kış yok çünkü, Aralık bitiyor biz daha yeni sonbahar yaşıyoruz) ben de biraz müze ve kitapçı gezmelerime yoğunlaştım. Ne kadar çok kitapçı var burda diye düşündüğüm bir gün Haluk (Mesci) Hocam beynimi okumuş olmalı ki bana bir istatistik gönderdi: Şehirlerin kişi başına düşen kitapçı sayılarını karşılatıran bir grafik. World Cities Culture Forum’un yayınladığı indekse göre Lisbon 100.000 kişiye düşen 41.6 kitapçı sayısı ile aralarında Melbourne, Toronto, Tokyo ve Londra’nın olduğu listede açık ara ilk sırada. Ikinci sıradaki Melbourne’nun sayısı 33.9. Vay dedim! Hoşuma gitti. Sonra başka istatistikler de buldum. Basılan yeni kitap sayısı, okuma oranı, kitaba harcanan para vs. Tüm bu kriterlerde Portekiz ve Lizbon hep ilk 10un içinde. Hem deli hem dolusun be Lisbon!

Kitapçılar içinde en meşhuru (ve turistik olanı) Livraria Bertrand. Mimarisi çok güzel. Aynı Lisbon sokakları gibi bir labirenti andırıyor binanın içi. İnce uzun bir ağaç gövdesinden sağa ve sola ayrılan dalları anımsatıyor bana. Çünkü her sağ ve sol dalda başka tür kitaplar yerleştirilmiş. Gövdenin en sonunda ise küçük ve sevimli kafesi var.

FX’teki Der Levagar da hoşuma gitmişti. Derin ve heybetli idi. Şehirde çok sayıda ikinci el kitap satan kitapçı da var. (Bir Pazar günü, izniniz olursa kapatacağız uyarısı ile çıktım birinden, vakit nasıl geçmiş anlamamışım tüm gün 😊)Keşfetmeye gidince Porto şehrindeki Livraria Levro (Google’dan aratıp bakın resimlerine, sırf o mimari için bile gidilir!) ve Braga’daki Centesima Pagina da zaman geçirilecek kitapçılar listeme alındı.

İkinci el kitapçıda o kadar uzun kalmamın sebebi Capo Verde ile ilgili bir kitaba rast gelmemdi. Yıllar önce bir Afrika ada ülkesi olan Capo Verde’ye gitmek istemiştim. Cesario Evora ve Buika hayranlığı onların ülkesini görmek için büyük istek yaratmıştı. Ama kısıtlı sayıdaki uçuşlar yüzünden planlayamamıştım. Yıllar sonra Lisbon’da ikinci el kitap satan bir dükkanda, uzun zaman Portekiz sömürgesinde kalmış, bu ada devleti hakkında bulduğum kitap bana tekrardan bu hevesimi hatırlattı. Yeni rotalara yelken açacak bir şeyler büyüyor içimde, hissediyorum 😊

Gelelim Portekizlilerle olan iletişimime: Dili öğrenmeye ve öğrendikçe de konuşmaya çaba gösteriyorum, sürekli. Geçen gün evde çalışırken kapı çaldı. Tanımadığım biri. Meğerse su sayaçlarını okumakla görevli kişi imiş. Yarı Portekizce yarı İngilizce konuştuk. Onun garaja inebilmesini sağladım ki su sayaçlarını okuyabilsin, asansörle garaja inebilmek için özel bir anahtara ihtiyaç var çünkü. Bizim apartman onun son adresi imiş, işini bitirip tatile girebildiği için mutlu olduğunu söyledi ve artık her ay hep benim zilimi  çalacağını. O zaman dedim, bundan sonra Portekizce konuşalım. Bakalım, gelecek ay kapımı çalacak, ve ben ne kadar konuşup anlayabileceğim.

Sokaklarda yaşı büyük çok insan var. Alışverişlerini filan hep kendileri yapıyorlar, hoşuma gidiyor onları böyle hayatın içinde görmek. Burda sokaklar onlarla güzel. Bazen elinizdeki paketlere yardım edeyim mi diye soruyorum. Öyle güzel teşekkür ediyorlar ki! Ben teşekkür ederim, Portekizce konuşmama sebep olduğunuz için demeye dilim yetiyor da sizler böyle sıcak davranınca evde hissediyorum kendimi, elde/gurbette değil demeye yetmiyor Portekizcem daha. O da olacak. Her şey çok güzel olacak! 😊

Bu ay Ulusal Çini Müzesi (National Tile Museum/Museu Nacional do Azulejo) ve Saramago Müzesini detaylı gezdim.

Ulusal Çini Müzesi, şehrin dışına doğru yer alan eski bir manastırın içinde. Çinilerdeki desenler ve görseller yaşanan dönemlerle birlikte farklılaşıyor. Şehri gezerken gördüğüm çinileri artık hangi döneme ait olduğunu anlayarak gezmek için iyi bir ziyaret oldu. Kısa süreli de olsa turistik gezi yapan herkese şiddetle öneririm bu müzeyi. Şehrin ruhunu anlamak için önemli. Müzedeki en öğretici eserlerden biri 1755 Depreminden önceki şehri panoramik olarak gösteren ve önemli binalarını anlatan çini eser. Portekizliler Azulejo diyor çini yerine, ama bina kaplama sanatı diye çevirmek daha açıklayıcı sanki.

Saramago Müzesi ise, adından da anlaşılacağı üzere Portekiz’in gurur duyduğu ve tüm dünyanın keyifle okuduğu Nobel ödüllü yazar Jose Saramago’nun hayatını ve eserlerini anlatan bir müze. Nispeten yeni bir müze ama içinde bulunduğu bina, Casa dos Bicos, şehrin en eski binalarından (1523 yılı) ve Art Nouveau tarzında inşa edilmiş. Binanın giriş katında ücretsiz bir arkeolojik kalıntı sergisi de var. Bu bina evime yürüyerek sadece 5-6 dakika mesafede; sık sık önünden geçmek ve binanın dış cephesinin nerdeyse yarısını kaplayan Saramago posterine selam vermek çok hoşuma gidiyor.

Başlıkta yazıp da Gri Şarkılardan bahsetmeyi unuttuğumu sanmayın. Bugünlerde öğrendiğim en etkileyici şeyi en sona sakladım:

Kanada’da yaşayan Haluk (Mesci) Hocam bir süredir her yıl değişiminde bize bir radyo programı yapar. Bu sene ondan ses çıkmayınca biraz dürtmüştük, 25 Aralık akşamı Clubhouse uygulaması üzerinden bir yayın yaptı. Online radyo programı Naylon’da, radyonun kurucusu Cenk Atayeter ile. Offf ne yayındı! Önce büyük bir sürpriz yapıp bana şahane bir Fado şarkısı gönderdi Hocam: Diana Vilarinho’nun kendi adını taşıyan albümünden. Gözümü açmadan dinledim. 2023 yılında Lizbon’da canlı izlemek şart oldu bu kadını.


Hemen üstüne de adını bu yazının başlığını belirlediğim renklerden alan Gülay’ın ‘Gri Şarkılar’ albümünden 2 parça çaldı. 2 gündür kulaklarımda Gülay, Lisbon sokaklarındayım. Bu kadar mı yakışır bu gri Fado tadında şarkılar bu siyah-beyaz sokaklara!

Renklerin ve notaların mesafe algısını değiştiren bir gücü de var. İddia ediyorum, Kanada ve Portekiz keşifler çağından beri hiç bu kadar yakın olmamıştı.

Çok yakında Kanada’yı yakınlaştıran bir diğer önemli etken kuzenimle yaşadığım Lizbon’u anlatan yazımda buluşmak üzere....

Mehlika Ö. Babaoğlu

Lizbon, 27 Aralık 2022

1 Aralık 2022 Perşembe

 

AŞK GEMİSİ (LOVE BOAT)

Yazının başlığı ile yaşımızı ele veriyoruz ama olsun: Aşk Gemisi (orjinal adı Love Boat) dizisini hatırlayanlar el kaldırsın.

Yaşı tutmayanlara da hemen bir parantez açayım: Aşk Gemisi, ilk bölümü 1976 sonlarında, son bölümü 1990 yılında gösterilmiş toplam 14 sezonluk bir romantik komedi dizisi idi. Bana çocukluğumu hatırlatan dizilerdendir. MS Pacific Princess adından lüks bir cruise gemisinde geçer, her yapılan seferde mürettebatın farklı yolcularla yaşadıklarını anlatır. Bilim kurgu, fantastik, vurdulu kırdılı senaryoların popüler olduğu günümüzde pek ilgi çeker miydi bilinmez ama biz çocukken dizinin yeni bölümlerini sabırsızlıkla beklerdik.

Lisbon’a taşındığım ilk gün bu diziyi hatırladım, andım. Çünkü Tejo Nehri’ne bakan evimin tam önünde bir liman var ve bu tür cruise gemileri yanaşıyor. Her sabah bu gemilerin bir yenisi geliyor, yolcular inip Lisbon’u ziyaret ediyor, akşama doğru yolcular bindikten sonra da düdüğünü kocaman öttürerek veda ediyor ve başka bir şehre/ülkeye doğru yol alıyor devasa gemiler.

Taşınmamın üçüncü günü eve internet bağlanmıştı ve TV kanalları da aktif hale gelmişti. O gün akşam giden cruise gemisinin ardından el salladıktan sonra televizyonda ilgimi çekecek ve Portekizcemi de geliştirebileceğim hangi kanallar/programlar var diye bakarken ne buldum dersiniz? Aşk Gemisi! Çölde serap görüyorum sanmayın, vallahi de billahi de oynuyor. Memoria kanalında her akşam bir bölüm gösteriliyor. Orjinal dilinde, İngilizce; ama Portekizce alt yazı da var. Her sabah evimin önüne gelen gemiye günaydın diyorum, akşam o düdüğünü öttürüp hoşçakal deyince arkasından el sallıyorum ve açıyorum televizyonu Aşk Gemisi’nden bir bölüm izliyorum. Vallahi değmeyin keyfime 😊

Gelelim yeni keşiflerimize:

Websummit’in bitiminde Ahenk İstanbul’a dönmeden önce boş bir Cumartesi vardı. Kongre merkezine gidip gelirken ve akşamları vakit buldukça bir miktar Lisbon’u yaşayabildiği için hadi dedik çok methini duyduk/okuduk masal şehri Sintra’ya gidelim.


Açıkçası görülmesi gereken saraylar, turistik binalar/yerler hakkında bir şeyler okumuştuk ama ikimiz de biraz gidişine bırakmak istedik sanırım, çok da detaylı plan yapmadan yola çıktık. Rossio’daki tren istasyonundan kalkan treni kullanarak 40 dakikada Sintra’ya vardık. Havanın güzel bir sonbahar olması ve tabii haftasonu etkisi ile Sintra biraz kalabalıktı (ya da belki hep böyle). İkimizin de ruhu yabani olunca bir biraz alternatif bir Sintra gezintisi yaptık. Normal yolları kullanmak yerine orman sapaklarından dalarak Unesco korumasına alınmış eserlerin olduğu yerlere çıktık ama kalabalığa karışmak istemediğimz için bu sarayların içini gezmedik. Tabii ki tekrar gideceğim ve detaylı gezeceğim bütün o tarihi yapıları, o zaman kendi gözlemlerimi daha çok aktaracağım ama şimdilik şu kadar söyleyeyim:

Sintra’ya girince kendinizi bir masalın içine bırakılmış gibi hissediyorsunuz. Unesco korumasına alınmış Pena Sarayı ve Regaleira Sarayı’nın dıştan görünümleri bile sizi Ortaçağ zamanlarına taşıyor hemen. Regaleira’nın bahçesindeki 27 metre derinliğindeki ters kuyu merakımı cezbetmedi diyemem ama daha az kalabalık bir zamanda gelmeyi tercih ettim sanırım. Ahenk de benzer görüşte olunca muhteşem bir doğa yürüyüşü ile bu iki sarayı dışardan gördük, tepeden Mouros Kalesi’ni kuşbakışı izledik ve bu yürüyüşü yaparken deli sohbet ettik. Özlemişiz birbirimizi, Sintra’da beraber zaman geçirmek bize çok iyi geldi.


Sintra’ya bir sonraki gidişimde bu tarihi sarayların içini gezmek ve sizlerle hikayalerini paylaşmak dışında bir not daha düştüm aklıma: Avrupa kıtasını en batı noktası olan Roca Burnu (Cabo da Roca)’na da gideceğim. Sintra’ya otobüsle 30 dakika mesafede olan Roca Burnu keşifler çağına kadar dünyanın da en son noktası sanılıyormuş. Ne zaman ki Atlas Okyanusu geçilmiş, başta Amerika olmak üzere başka kıta ve ülkeler kefedilmiş, mertlik bozulmuş. Roca Burnu dünyanın en uç noktası değil artık ama her daim Avrupa’nın en batısı.

Ahenk’i arkasında Tejo nehrinden alınmış su dökerek uğurladım ve yeni haftaya başladım. Yeni haftada hedefimde sağlık sistemine kayıt olmak vardı. Pardon! Sağlık sistemine kayıt olmak için süreci başaltmak vardı. Yok öyle hızlı hızlı, paldır küldür yaşamak. 😊 Söz verdim öğreneceğim bu sakinliği.

İlk önce Junta’ya gidip adres kaydı yaptırmam gerekiyormuş. Gittim de. Çalışanlar ağırkanlılar familyasının pratik olmayanlar kolundanlar. Bakışlarından belli 😊 Olsun, tatlı dille hallederim her şeyi. Orta yaşı biraz geçmiş Ingilizce bilmeyen bir görevliye denk geldim. Portekizcem henüz yetmediği için arka taraftan gençten bir görevliden yardım istedi. Ay ama genç dediğin biraz atak olur, kanı deli deli akar, çözüm üretir! Benden kira sözleşmemi, pasaport kopyamı ve kira ödemesini gösteren dekontu istedi. Dekont hariç hepsi yanımda idi, hem de yalakalık olsun diye renkli fotokopi hazır etmiştim! Ekstradan bir de evin elektrik faturasını almıştım yanıma, hani orda yaşadığımı anlasın diye. Yok! Abi, Nuh diyor peygamber demiyor, illa kira dekontu istiyor. Bankamdan mail istedim, işte dekont diyorum, bana çıktı lazım diyor. Size mail atsam da 1 sayfa altı üstü, siz çıktıyı alsanız. Ih ıhhh! Tamam sakin olacağım da bu da çok değil mi ya diyerek çıktım ordan. Eve geldim, - lazım olabilecek evrakların çıktılarını almıştım, belki evde vardır diye -ama dekont yok. Yakında çıktı alabileceğim bir yer bulur muyum diye bakınarak yürürken mahallemizdeki butik otelin resepsiyonundakilerden yardım istedim. Tabii ki gayet kibar bir şekilde yardımcı oldular.Aldım dekontu elime, ikinci raund için hop tekrar Junta’da delikanlının önündeyim. Ama arkadaş tutturdu bu sefer de bu dekont Türk bankasından, bizim istediğimiz format bu değil diye. Canım bak, serbest ekonomi diye bir şey var, dünyanın hangi bankasından ödemek istersem kiramı ordan öderim, diplomatik kriz yaratma, ülkeleri böyle ötekileştirme dercesine tonumu yükseltiyordum ki artık bu kadarına ben de dayanamayacağım diyen orta yaştaki görevli uzatma artık dercesine (bence dedi hatta ama benim Portekizcem yetmedi anlamaya! 😊) bir el salladı ve halletti işimi. Oh be! Ne varsa eski topraklarda var! Halletti dediğim talebimi sisteme girdi, yok öyle aynı gün evrağı vermek. Sordular, eğer 24 saat sonraya istiyorsam (ki bu acil demek oluyor, gülmeyin valla billa!!) daha fazla ödemem gerekiyormuş, yoksa 5 Euro ödeyip 5 gün sonra alabileceğim. Ay dedim, siz hiçbir şeye acele etmiyorsunuz da benim başım kel mi? Yok acelem dedim, beklerim. Gıcıklığım tuttu. Çıktım Junta’dan, en azından ilk aşamayı hallettim diyerek. Ama şu an yavaş olamam, kimse kusura bakmasın, hızlıca gidip bir koca kadeh şarap içmeye ihtiyacım var!

Ertesi hafta evrağı almaya gittiğimde aynı genç arkadaş bana o evrağı götüreceğim sağlık merkezinin adresini tarif edince kibarca affettim onu ama. Dostuz artık 😊 Yine de 'Hadi Hızlanalım-101' dersime kendisini kaydettim, ve tamamen ona özel İstanbul’daki mahallemin muhtarını bu derse konuk konuşmacı olarak getireceğim. Meslektaşından öğrensin, hızlı ve pratik nasıl olunur. Ben ne desem boş! 😊

Bu arada, sağlık sistemi numaramı almak için acaba kaç hafta bekleyeceğim bakalım diye düşünüp konuyla ilgili bilimum espri yaptıktan sonra, gittiğim merkezdeki görevlinin açıklamaları ile gönderdiğim maile 24 saat geçmeden içinde sağlık numaram yazan cevap gelince utandım vallahi. Ayıp bana!

Her hafta şehirde en az bir müzeye vakit ayırmaya çalışıyorum. Bu hafta Caluste Gulbenkian Museum’u ziyarete gittim. Tekrar tekrar da giderim. Öyle güzel!

Müzenin kurucusu İstanbul Üsküdar doğumlu bir Ermeni olan Kalust Sakis Gülbenkyan. Gülbenkyan, jeoloji mühendisliği okumuş ve Birinci dünya Savaşı sırasında Osmanlı diplomatlığı yapmış. Osmanlı zamanında belli bölgelerde petrol yataklarını araştırıp bulan kişi. Dönemin padişahı II. Abdülhamid’den izin alarak Basra ve Bağdat civarlarında petrol aramış ve bulmuş da. Kolay olmamış tabii bu süreçler. Ama yılmamış ve uzun uğraşlar sonucu Türk Petrol Şirketi (Turkish Petroleum Company)’ni kurmuş ve % 5 ortak olmuş. Bu sebepten dolayı ‘Bay Yüzde Beş’ olarak da anılıyor.

II. Dünya Savaşı ile Türkiye’den ayrılmak zorunda kalan Gülbenkyan bir süre birkaç farklı ülkede yaşadıktan sonra Lizbon’a yerleşmiş. Bu kararı vermesinde Lizbon’un İstanbul’a benzemesinin büyük payı olduğu söyleniyor. Burada adını taşıyan Gülbenkyan Vakfı’nı kurduktan hemen sonra da 6.000 parçalık paha biçilmez koleksiyonunun tamamını bir müze kurarak herkesle paylaşmak istemiş. Bu hayali ancak ölümünden 14 yıl sonra doğumunun 100. yılında, Ekim 1969’da açılabilmiş.

Müze binası büyük bir bahçe içinde. Öyle ki bahçenin içinde müze binası, bir amfi tiyatro, yürüyüş parkurları ve vakıf binası da mevcut ve minimalist ve doğayla bütünleşik bir mimari anlayışla tasarlanmış.

Müzede Antik Mısır Eserleri, Greko-Romen Eserler, Doğu İslam Sanatı Eserleri (içinde İznik çinileri ve Bursa dokuması halılar da var), Ermeni Sanatları, UzakDoğu Sanatları, Avrupa Sanatı, Rönenas, 18. yy Sanatları,Francesco Guardi resimmleri, Fransız ve İngiliz Heykelleri ve 19.yy sanatları farklı farklı salonlarda sergilenmekte.

Müze Pazar günleri saat 14.00 itibariyle ücretsiz gezilebiliyor. Müzeyi keşfettikten sonra alt kattaki kafede güzel manzara eşliğinde bir kahve içmeden çıkmayın derim.


Gelelim Portekizce öğrenciliğime: Her gün çalışıyorum. Bazen acaba İspanyolcam geriler mi, unutur muyum diye korkuyorum da. Geçen sokakta bir amca durdurdu. Portekizce bilmiyorum dedim ama Portekizce! Amcayla bakıştık, gülüştük. Bakalım, azimliyiz, öğreneceğiz. Mottomuz (AFAD’ın deprem tatbikatına gönderme olsun diye): Vur, kır, konuş!

Bu arada, ben bu yazıyı tamamlarken Portekiz Dünya Kupasında ilk 16’da yerini aldı. Força Portugal! Futbol çok önemli bu ülkede. Maça yetişemeyenler sokakta ellerinde telefon yürürken izliyordu, kadın/erkek/çocuk hep birlikte.

Yaban(i) ellerde hayat böyle devam ediyor işte. Bir sonraki yazıda görüşmek üzere...

Lisbon, 29 Kasım 2022