4 Kasım 2022 Cuma

 WILD WEST WORLD (WWW)

Hani kendimi film setinde hissettiğim için Batı Yakası Hikayesi diye başladı ya Portekiz ve Lisbon yazıları, bu haftaki yazımı www.WildWestWorld.com temasıyla paylaşmak daha uygun olacak sanki. Çünkü her şeyden önce bu şehirde şahane bir vahşilik var. Okyanus etkisinden belki de havasında ve suyunda, Malta taşları sayesinde karada; yollarında, sokaklarında, ruhunda, duvar resimlerinde, mimarisinde, her şeyde! Ayrıca, bu hafta Lisbon’da, adresleri www ile başlayan teknoloji şirketlerinin buluştuğu dünyanın en büyük ve meşhur etkinliklerinden biri olan Websummit vardı. Farklı kıta ve ülkelerden 70 bin (belki de daha fazla) kişinin gayet yüksek bir katılım ücreti ödeyerek gelip takip ettiği bir organizasyon. Şehrin çekirdek nüfusunun 500 bin olduğunu düşününce katılımcı sayısının sokaklarda metrekareye düşen insan sayısını nasıl artırdığını varın siz hesap edin. Benim evimde de nüfus patlaması yaşandı. Çünkü İngiliz Dış Ticaret Ofisinin Türkiye organizasyonunu temsilen etkinliğe gelen arkadaşım Ahenk (Dereli) bende kaldı, evim şenlendi.

Websummit, büyük ve köklü teknoloji şirketlerinin yanısıra yeni iş fikirlerinin, start-up şirketlerin buluştuğu dev bir platform. 2016 yılından beri her sene Lisbon’da yapılıyor(muş). Çok sayıda panel, konuşma, etkinlik, gece sunumları ile yoğun bir program.

Gururdan zıplatacak bir haber vereyim hemen bu seneki Websummit’ten: Birleşik Krallık Dış Ticaret Bakanlığı’nın düzenlediği TechRocketship Awards  yarışmasında birinci bir Türk firması oldu! 250den fazla fikir arasından hem de. Nadide bir-inci! Fikrin ve şirketin sahibi Ömer Bey ile ödülü aldığı günün akşamında yemek yedik, keyifli anlatımı ile hikayesini dinledik. Vay be! Şimdi yazarken bir kez daha koltuklarım kabardı!

Yarışma, düzenleyen kurum, yarışmacılar ve tabii birinci olan Türk şirketi ENBIOSIS ile ilgili daha fazla detay öğrenmek isteyenler aşağıdaki linke dalabilir:

https://www.linkedin.com/posts/department-for-international-trade_top-3-winners-activity-6993988480083058688-RoRs?utm_source=share&utm_medium=member_ios

Websummit’i uğurladık, dönelim şehir maceramıza. Sevgili makiniste, Batı Yakası Hikayesi’nin bu bölümünde ne göstereceksin dediğimde, hadi LX Factory’ye gidelim, seveceksin demişti. Google’a sordum hemen, nasıl bir yer diye.

Şehrin Alcantara bölgesinde (yerleşim için yeni binaların sayısının hızla arttığı, 25 Nisan Köprüsü’nün bacağına yakın bir bölge) 1846 yılında bir iplik ve kumaş fabrikası kuruluyor, 23.000m2 lik bir alana. Zaman içerisinde el değiştirerek bir yemek işleme şirketine geçiyor fabrika. Günümüzde içinde 50den fazla tasarım dükkanı, kitapçı, lokanta, kafe ve bar bulunan bir hipster mekanı. Bir sanat ve eğlence sokağı. Hani bu şehrin cezbeden bir vahşiliği var diyorum ya, LX Factory’de de bunu görüyor, hissediyorsunuz. Mekana giriş yaptığımız kapılardan birinin yanındaki duvardaki görsel nasıl vahşi, nasıl çekici, nasıl etkileyici! Dakikalarca baktım durdum. Ben gündüz halini gördüm ama gece vintage mekanlardaki özel ışık ve ses şovları ile başka bir deneyim de sunuyormuş. Bir sonraki sefer akşam saatlerinde ziyaret edilecek diye notumu da aldım. 

Gezerken en dikkat çekici mekan Livraria Ler Devagar isimli kitapçı oldu. Doğal olarak, bir kitapçıda görmeyi beklediğiniz şey bolca kitap ama bu kitapçı başka. Hani vahşi dedik ya! Yerden tavana kadar kitap kaplı. Üstünüze kitap yağarcasına tüm duvarlar. Mekanın ortasında da tavanda bir bisiklet asılı, ve sanki hareket ediyor hissi veriyor. Kitap okuyun, özgürleşin, ruhunuz uçsun, daldan dala konsun der gibi. Ler (Portekizce okumak) özgürleştirir der.

LX Factory içinde Rio Maralvinho isimli mekanın terasında içkinizi yudumlayarak gün batımı izlemek çok keyifli oluyor diye de okumuştum ama o gün gün batımında şehrin başka bir bölgesinde programım olduğu için bir sonraki ziyaretime bıraktım. Nasılsa buralıyım, burdayım, yine gelirim 😊 Bu arada, bu buralıyım, burda yaşıyorum hissi çok hoşuma gidiyor, görmemişler gibi her fırsatta herkes de anlasın istercesine neler neler yapıyorum bir bilseniz! Sokağa her çıktığımda ya da eve geldiğimde açıp mektup gelmiş mi diye günde en az 2 kez posta kutumu (benim posta kutum çünkü o 😊) kontrol ediyorum. Her şey bu kadar online iletişime dönmüşken kim bana sürekli, her gün her gün mektup gönderecekse! Evin faturaları deseniz, zaten doğaya saygımızdan online gönderiliyor. Ama olsun kutuyu kontrol etmek iyi geliyor 😊 Ya da marketten alışveriş yaptım, eve yürüyorum di mi? Dış kapıyı açarken elimdekileri yere bırakmadan (çünkü ben burda yaşıyorum, evime alışveriş yaptım, bakın, turist değilim 😊) geçen tramvaydaki turistlere gülümsüyor, el sallıyorum. Elimde marketten alınmış şarap şişesi bir gün kapıyı açarken düşüp kırılınca göreceğim günümü, ama olsun. Gülü (görgüsüzce) seven, cam kırıklarına katlanır!

Bu şehirde sürekli geçmişle günümüz ve gelecek arasında geçişler yaşamak mümkün. Yaşanmışlık dolu sokaklardan geçerken geçmiş anılara dalıyor, bugünü yaşarken, gelecek için hayaller kuruyorum hep. Ve bu his bu şehri her gün daha fazla sevmeme sebep oluyor.

LX Factory’de gezerken bir tasarım dükkanın vitirininde topaç gördüm! Topaç (portekizcesi piao) ve sapan (fisga) benim çocukluk anılarımın simgelerinden. Ahşap topaçların artistik fotoğrafını çekeyim diye dükkanın içine girip yanıbaşında yine tahtadan yapılmış sapanları görünce iyice keyfim yerine geldi. Yıllar var ki topaç elime almamıştım, dükkanın içinde topacın birini bir döndürdüm! Zaman da geriye döndü, çocukluk günlerime gitti:

Sen kızsın, o yüzden topaç çeviremezsin diyen mahalledeki erkek arkadaşlarıma inat, tam 3 gün uğraşıp onlardan daha iyi ve havalı topaç çevirmeye başlamıştım. Benim için topaç demek başarı demek, özgürlük demek, vazgeçmemek, iyi ki kadınım, ne yapmak istersem onu yaparım diye hayata kafa tutmak demek.

Sapan ise biraz tehlikeli anılar saklıyor! Anneanemin ve dedemin evinde yan bahçede evi olan çocuklardan ceviz ağacımızı kıskanır, sakınırdım/k. Dedem dikmiş, büyütmüş o ağacı, çok kıymetli idi, paylaşmak istemezdim/k meyvesini.  Ama ağacın cevizleri öyle lezzetli idi ki (ve tabii yasağa inat) yan komşuların çocukları çalmak(!)  isterdi her fırsatta. Benden büyük, ve bizden sayıca çok oldukları için savunma silahları hazırlamıştık kardeşler ve kuzenlerle. Ah utanarak söylüyorum ama o tahta sapanlarla metal ve çok acıtıcı kurşunlarla az can yakmadık, az atış yapmadık yan bahçedeki çocuklara!

(Bu arada sapanın Portekizcesi fisga Türkçe'ye fiske vurmak olarak geçmiş olabilir mi?)

Tüm bu anılar canlanınca oturdum bir mekana, ısmarladım yeşil şarabımı (Portekiz’e has bir şarap bu, tamamen yerel üzümlerden yapılan), önce anneanneme ve dedeme, sonra ceviz ağacımıza ve çocukluk anılarıma renk katan herkese kadehimi kaldırdım. Canını  acıttıklarımdan da özür diledim, valla billa, ama onlar da cevizlerimize göz koymasa?! 😊

LX Factory, şehrin iki yakasını birbirine bağlayan modern 25 Nisan Köprüsünün altında geçmişe yolculuk yapmamı sağladı. Sevdim bu mekanı, tekrar tekrar giderim.

Evime yaklaşık 5 kilometre uzaklıkta LX Factory. Giderken ve dönerken yaya idim. Dönüşte bayağı yoruldum. 6 haftadır araba sürmüyorum, ve eve yaklaştığım sırada araba sürmeyi, ve araba sürmenin verdiği özgürlük hissini özlediğimi düşünürken mahallede bir başka vahşilik gördüm. Bir Jaguar! 4 tekerli, yeşil renkli, şahane bir model. Türünün ilk örneklerinden. Diyorum size bu şehir vahşi ve çekici. Yaban hayatı seviyorum! 😊 Eu gosto de animais selvagens...


Lisbon’da hava şimdilik çok güzel gidiyor. 6 haftada, sonbahar mevsiminde olmamıza rağmen, sadece 3-4 gün yağmur gördüm. Ama dedik ya şehir vahşi, yağmur yağınca normal boy bir şemsiye ile korunmak pek mümkün olmuyor. Eve ilk taşındığımda büyük bir şemsiye görmüştüm, sahibi bayağı iri biriydi herhalde diye düşünmekten kendimi alamamıştım. Meğer sahibi değilmiş büyük olan, yağmurun vahşiliği sahici. Yağmurlu günlerde rüzgar ve nem de artıyor şehirde. Dikatli olmak lazım, okyanus ülkesinde hava çarpar alimallah.

Bu arada Portekizce öğrenmeye başladım. Aslında İngilizce ve İspanyolca ile gayet idare edebiliyorum. Ama dili bilmemek ve üstüne telaşlı olmam şaşırttı beni. Geçen, aseton almak için markete girdim. Güya yavaş ve sakin olmayı öğreneceğim bu şehirde. Nerdeeee!? Alışkanlıklar çabuk değişmiyor. Alışverişi hızlıca bitireyim derken nasais (Portekizce burun) kelimesini nails (Ingilizce tırnak) diye okuyunca aseton yerine burun üstündeki siyah noktaları temizleme suyu almışım. Şimdi düşün dur, burnumda siyah nokta nasıl yaparım diye, ki kullanayım o suyu 😊 Yarısı çıkmış ojeli tırnaklarımla yeniden markete gitmek şart oldu tabii. Akılsız başın...

Su demişken, Lisbon’da musluk suyu içilebiliyor. Hatta Avrupa’daki en kaliteli içme sularından biriymiş.

Şehrin bazı bölgelerinde cidden labirent şeklinde yollar ve kaybolmamak işten değil. Ama durun hemen navigasyonu açmayın. Ya nehre doğru yol alın, ya da tramvay yoluna. Illa ki bir merkeze çıkacaksınız. Hatta kaybolun ki keşfedin.

Bu en Batı’daki vahşi şehirde vahşi olmayan bir tek şey var: İnsanlar. İnsanlar sakin, mutlu, huzurlu ve güleryüzlü, her daim yardımcı. Tanıştığım bir Türk beni ‘mutlu insanlar ülkesine hoş geldiniz!’ diye selamladı. Hoşuma gitti.

Hoş buldum bir kez daha. Ben-vindo!

4 Kasım 2022, Lisbon

18 Ekim 2022 Salı

BATI YAKASI HİKAYESİ: LİSBON, PORTEKİZ

Gezmeyi seven, seyahatten beslenen, seyahatle öğrenen birinin pandemide (önceden planlanmamış şekilde) durması değişik bir tecrübe oldu. Hem iş hem tatil amaçlı, çok seyahatli bir hayattan evin m2’leri arasında gezer hale gelmek çok iyi geldi bana. Bolca kitap okumak, merak ettiğim dizi/filmleri evde telaş etmeden büyük ekranda izlemek, mahallede yaşından dolayı kısıtlamalardan etkilenenlere yardımcı olabilmek, aile ile vakit geçirmek, düzenli spor yapmak, Ispanyolca öğrenmeye devam etmek, nerdeyse tamamı arabayla seyahatler yapmak (2.5 yılda sadece 3 kere havalanına gittim, vay be!), teknede rüzgarın gücüyle savrulmak güzel oldu, yeni hisler tattırdı. Anne ve babama her ihtiyaç duyduklarında destek verebilmek için katı izolasyon tebdirleri uyguladığım için de sosyal iletişimim nerdeyse tamamen online şekle evrildi. Ve tabii herkes gibi ben de hayatımda neler olduğu gibi kalsın, neler değişsin listeleri yaptım, içkimi yudumlarken bu konuda bolca kağıt karaladım. Uzun pandeminin ardından kişisel olarak söyleyebileceğim dinlendim, öğrendim, sakinleştim, ve bu sürecin sonunda (inşallah sonu gelmiştir) daha mutlu ve huzurluyum.

(Bir de sanırım çocuklara kesişen kümeleri anlatmak için sorulan hala Lost izlememiş VE Korona virüsü kapmamış kaç kişi vardır bu dünyada sorusunun kesişen alanındaki kişilerden biri olduğum için de kendimi şanslı hissediyorum. Şanslı azınlık 😊)

Ama  tabii yollara benzettiğim damarlarımı kesseniz seyahat akacağından durma zamanında yeni rotalar için plan yapmadım dersem burnum uzar. Pandemide 50. yaşımı kutladım. Mumları üflerken kendime fısıldadım: İlk 50 güzeldi be ya, ikinci yarı için yeni bir ülkeye, eve, hayata ne dersin?

Her şey işte bu fısıltıyla başladı. Kalbim pır pır etti, uçtu; Avrupa’nın en doğusundan en batısına. 1 ay dolmak üzere, artık Avrupa’nın en batı ülkesinde yeni evimde Lisbon’dayım. 😊

Niye Portekiz sorusunun cevabıyla başlayayım ‘Batı Yakası Hikayesi’ne: Bilenler biliyor, 4-5 senedir İspanyolca öğreniyorum. İspanyolca büyülü bir dil; İspanya ve Latino kültürünü, yemeklerini, sanatının her dalını, doğasını, insanını, müziğini kendi dilinde öğrenmek, yaşamak da keyifli. Aslında ilk başta hedefim İspanya’ya yerleşmek ve bir süre orda yaşamak idi, ama vize şartları ile ilgili bilgi toplarken farkettim ki Portekiz’in sunduğu D7 vizesi benim için çok ideal. Bir de düşündüm, yeğenim Mira'nın Geziperest diye tanımladığı ben kaşiflerin, gezginlerin ülkesinde yaşamayacağım da nerde yaşayacağım? 😊 E, dedim, 1 vizeyle 2 komşu ülkeyi keşfedebilmek mümkün, hadi!

Portekiz’e D7 vizesi ile geldim. D7 vizesi nedir, kimler, nasıl yararlanabilir, süreç nasıl işliyor, ayrı bir yazı ile detaylı anlatacağım. Özetle, emekli olmuş ve pasif geliri (kira ve/veya faiz geliri, emekli maaşı vs) Portekiz’in asagari ücretine denk gelen (2022 yılına göre) aylık en az 705 Euro olan ve ülkede yılın 8 ayını geçirmeye hevesli olanlar için oturum izni veren bir vize türü. D7’nin inanç ve kazanç şekline göre farklı çeşitleri de var ama dediğim gibi süreci ve detayları başka bir yazıyla anlatacağım. Yine de acil bilgiye ihtiyacı olan haber etsin.

Şimdi reklam arası; biraz Lisbon ve Portekiz hakında ansiklopedik bilgi serpiştirelim:

Portekiz Avrupa kıtasının en batısı. Burda Cumhuriyet Bayramı 5 Ekim’de kutlanıyor, o gün resmi tatil. Tarih boyunca Fenikeliler, Yunanlılar, Germenler ve Endülüs Emevilerini barındırmış topraklarında. Ve tabii bu yaşamlar yolları, binalari, mimariyi bugün de görülecek/yaşanacak şekilde etkilemiş. Henüz tarih 1400lü yılları göstermeden Keşifler Çağı bu topraklardan başlamış. Cumhuriyet ilanına kadar kimi zaman başka toplumlarla işbirlikteliği yaparak kimi zaman da çıkar çatışması yaşayarak dünya genelinde geniş bir alana yayılmış Portekiz hakimiyeti. Sonra toprak kayıpları ile küçülmeler,  diktatörlük ve monarşik yönetimler, sonrasında bu yönetimlere tepkiler sonucu Cumhuriyet ilan edilmiş. Yakın tarihinde en büyük çatışma (hatta savaş) İspanya ile. Günümüzde her ne kadar devletler bazında dostane ilişkiler pürüzsüz bir şekilde devam etse de iki ülkenin insanları birbirine takılmadan edemiyor. Bu tür sohbetlere denk geldiğimde yapmayın siz kardeşsiniz diyorum. Azmettim, daha çok sevmelerini sağlıcam birbirlerini 😊 Boşuna mı geldik buraya?

Ülkenin nüfusu 10 milyonun biraz üstünde, yani sırf İstanbul’dan 2 Portekiz yaratırız alimallah. Atlas Okyanusu ile İspanya arasında ince uzun bir Akdeniz ülkesi. Lisbon (erken Ortaçağ’dan beri) hem başkent hem de en büyük şehir, nüfusu yarım milyon civarında. Geçen ay 1 daha arttı sayı, sayemde 😊

Şehri, okyanusa açılan Tejo Nehri ikiye bölüyor, bir haliç yaratmış nehir. Ama küçük harflerle yazmak haksızlık, NEHİR. İlk gördüğümde deniz sandım. Öyle geniş kocaman ve masmavi. Burdaki evim nehri görüyor, her sabah gündoğumu ve her akşam günbatımı renklerine bakmaktan kendimi alamıyorum.

Nüfusun büyük bir bölümü ana dil Portekizcenin yanısıra İngilizceyi de gayet iyi konuşuyor. Ben şimdilik İngilizce ile iletişim kuruyorum, İspanyolca bilmem hem avantaj hem değil. Yazılanları anlamamda çok yardımı olurken telafuz ederken dilimi İspanyolcaya kayıyor ve ayıp ediyorum. Ama azmettim, Portekizceyi de öğreneceğim. (Aramızda kalsın, İspanyolcayı daha çok seveceğim bence) Bu arada, Portekizlilerle ülkede yaşayan Brezilyalılar arasında da tatlı sert bir atışma var, iki taraf da iddia ediyor ki kendi Portekizceleri en doğrusu, en güzeli. Ben bi öğreneyim de dili sonra taraf tutucam, şu an tarafsız azınlık olmanın keyfini sürmekteyim 😊

Siyah beyaz taşlarla mozaik şeklinde işlenmiş kaldırımlar şehrin/ülkenin alametifarikalarından, sokaklar sanat eseri gibi döşenmiş. Ve tabi binaların üstündeki rengarenk, şahane çiniler de. Her gün tamam artık kesin bütüm desenleri gördüm diyorum, her yeni girdiğim sokakta mutlaka bir başka desen/renk buluyorum.

Ve Fado müziği, nata pastası, okyanus sahilleri, şarapları, şarap mantarcılığı, 25 Nisan Köprüsü, yerel lezzet Bacalau’ları ve sardalya başta olmak üzere balık çeşitleri/deniz ürünleri, efsanelere konu olmuş kuzgun sembolü, farklı dinamikleri olan semtleri, 7 tepeli bir bölgeye kurulduğundan yokuşları ve dahi inişleri (inerken sevinemiyorsunuz, ya bir daha çıkmak gerekirse diye 😊), yardımsever ve mutlu insanları, katedralleri, efsaneleri, art nouveau yapıları...

Anladığınız üzere Lisbon’u tek bir yazıyla anlatmak haksızlık olacak. Bu yazıya koyduklarım şehri, sokaklarını, insanlarını, yemeklerini, doğasını, kültürünü, farklı bölgelerini detaylı öğrenmeye merak uyandırır umarım, ilk defa bir şehri ince ince, detay detay, sakin sakin anlatasım var. Ne de olsa artık  burdayız, her gün yeni bir şeyler keşfetmem ve paylaşmak istemem çok olası.  

Evet, ülke ve şehirle ilgili reklam kuşağımız bitti, dönelim kişisel maceramızın başlangıcına:

Portekiz’e taşınma fikri oluşunca önce işini iyi bilen, güvenilir bir danışman bulmak istedim. Muhan Hocam (Soysal) ışıklarda uyusun. Bana sağladığı zincire bakın: Muhan Hoca kitabını okuyan bir ODTÜlü (sevgili Emre) ile sosyal medyada aylar önce tanışmış, yazışmıştık. Bu sohbet sırasında İspanya’da Türk-Ispanyol İş İnsanları Derneğine üye olduğundan bahsetmesi, benim ona İspanya için önereceği bir danışman var mı diye sormam, akabinde verdiği ismin bana Portekiz’de yaşayan ve emlak danışmanlığı yapan arkadaşını önermesi ile Maria ile tanışmam. Başınız döndü di mi? Durun daha bitmedi. Maria’nın Türkiye’de 8 yıl yaşamış olmasına ne dersiniz? Ben daha gelip şehrin hangi bölgesinde yaşamak isterim diye incelemeden o benim Istanbul’da yaşadığım yeri bildiğinden nerelerde oturmak isteyeceğime dair bir fikir yürütmüştü bile. Anlayacağınız, kader ağlarını çoktan örmüş, bize Fado dinleyip şarap içmesi kalmış. Fado demişken, güzel, içli müzik de çok uzun dinleyince depresyona sebep olabilir diye uyarı yazmak lazım dinleyenlere. Müslüm Baba kültürüne alışık biri olarak Fado dozunda güzel diyorum. Listen responsively!

İlk Mayıs başında geldim Lisbon’a. Ev kiralamam, vergi numarası almam ve banka hesabı açmam gerekiyordu. Önceden kiralık evlerin olduğu birkaç siteye bakarak birkaç evi gözüme kestirdim. Türkiye’de bu işleri 3 günde halledebilirim, hadi dedim başka ülkede olsun bu süre 1 hafta. Birkaç gün de gezme payı koydum, 11 günlük bir seyahat planladım. Bu arada, kader ağları örerken bayağı desen çalışmış, Madrid Konsolosluğunda görevli arkadaşım Ersel beni Lisbon Büyükelçilinde görevli, sevdiği ve güvendiği arkadaşı Eda’yla tanıştırdı. Eda’nın işi kültür elçiliği; kesinlikle kalbi ve kişiliğine en uygun işi seçmiş. Sağolsun ülkeye ayaka bastığım an itibariyle benimle ilgilenmeye başladı. Hani ilk görüşte tutunduk birbirimize. Okul hayatının bir bölümünü de Portekiz’de geçirdiği için ülkeyi sevmesi, detay detay bilmesi, ve onca yoğunluğuna rağmen bana inanılmaz işime yarayacak ipuçları vermesi, ülkeyi, şehri, sistemi, yemekleri öğretmesi ilk seyahatimde beni nasıl güvende ve şanslı hissettirdi, anlatmam mümkün değil.

Bildiği detaylardan biri de burda insanların ne kadar sakin, yavaş olduğu ve işlerin benim alışık olduğumdan çok daha uzun zaman aldığı idi(uzuuuuuuun diye okuyun 😊). Moralimi bozmadan ısrarla 10 günde ev bulamazsam sorun etmemem gerektiğini kibar bir şekilde söyleyip duruyordu, bense, bilmiyorum ya insanlar ve sistem ne kadar yavaş, sürekli hatırlatmasını iş yoğunluğundan daha önce söylediğini unuttu herhalde diye yorumluyorum içimden.

Lisbon’a geldiğimin ertesi günü Maria ile National Art Museum’un bahçesinde buluştuk. Lisbon’u detaylı anlatırken bu müzeden, konumu ve bahçesinden yeniden bahsedeceğim ama şehri sevmek için çok doğru bir buluşma mekanı olduğunu söyleyeyim şimdilik. Maria ile sohbet ederken bir gün sonraya ayarlanmış 2 kiralık ev ziyareti dışında elimizde şimdilik başka bir alternatif olmadığını öğrenmek biraz tedirgin etti beni. Neyse canım daha çok günümüz var diye düşünüp rahatlattım hemen kendimi. Ertesi sabah ilk alternatif evi görmek için emlakçı Jorge ile buluşacağım. (Şu an size o evden yazıyorum bu arada.) Evet, ilk gördüğüm ev inanılmaz hoşuma gitti. Hatta - şanslıyım ve kader ağlarını örmüş ya- evi henüz kiralık ilanı verilmeden gördük, akabinde diğer alternatifi de görünce aslında başka bir ev görmeme gerek kalmadığını düşündüm ve eve tamam dedim. Tabii, ev sahibi ile ödeme şekli ve deposito sayısı hakkında bir miktar pazarlık süreci yaşadık ama işte bingo, ev işi tamam! Aynı gün vergi numaram da alındı. Bunları söylediğim halde Eda beni hala uyarıp duruyor, burda işler bu kadar hızlı olmaz diye. Ben de oldu işte, neyi kaçırıyorum acaba diye Eda’yı sorguluyorum 😊

Tabii Eda’nın ne demek istediğini kira sözleşmesini beklerlen anladım. Türkiye’de evi beğendin mi, fiyat ve şartlarda anlaşatın mı tamamdır, sözleşme 10 dakika içinde imzalanır. Burda 2 gün, 3 gün, 4 gün oldu bekliyoruz ki sözleşme gelecek. Bende uyku kalmadı. Ay dayanamayacağım, tekrar soracağım diye sürekli Maria’ya yazıyorum, bir terslik mi var, başka ev de bakmıyoruz, vakit mi kaybediyoruz vs vs. Maria gayet sakin burası Portekiz, sakin ol, sözleşme çeviride, avukatlar inceliyor diyor sürekli. Tamam ilk gün bu açıklama beni rahatlatıyordu da 3. gün olup hala aynı noktada olunca sorma sıklığım 2 saatte bir olmaya başladı. Doğum öncesi sancıları misali. Neyse, 4. gün sözleşme geldi (hala anlamış değilim, standart sözleşme niye 4 gün sürdü hazır olması diye), Maria okudu tamam dedi. Ertesi gün imzaladık (imza günü bankadaki aksaklıktan dolayı yaşadığım heyecanı anca içki masasında anlatabilirim, hala hatırladıkça içimde kelebekler uçuşuyor 😊)

Şunu da öğrendim bu süreçte: Evet burda işler yavaş yol alıyor, ama biri size söz verdiyse, söz ağızdan çıktıysa tamamdır, insanlar sözünün arkasında duruyor.

İmzalı sözleşme bir elimde, evin anahtarları diğer elimde hemen Eda’yı aradım. Akşam iş çıkışı kutlamaya gidiyoruz diye. Gel gör ki Eda inanmıyor. Olmaz diyor, bu kadar kısa sürede o-la-maz. Eda diyorum, oldu işte, gel istersen eve gidelim anahtar kapıları açıyor mu bir dene! 😊 Portekizliler yavaşlıkları ile meşhur olabilirler ama biz Türkler de takipçiyizdir, bi işi kafaya koyarsak bitiririz. Yani sanırım bizim biraz rahat ve sakin ve yavaşlamayı öğrenmemiz onların da biraz hızlanması daha iyi olacak. Çünkü yavaşlığın verdiği rehavetle hata da çok yapıyorlar. Maria telekom şirketine elektronik posta adresimi doğru yazmaları için kaç kere telefon açtı, artık hatırlamıyorum. İki ülke arasında bu konuda elçilik yapmayı da kendime görev edindim. Sakin Ol-101 dersine öğrenci olarak katılıp Harekete Geç-101 dersinde misafir eğitmenlik yapacağım. Koşmayalım ama yürüyenlere de engel olmayalım, durmayalım, di mi ama?

Banka hesabı açılırken yaşadıklarımız, Ankara’da konsolosluktan randevu alma süreci, oturum izni için her şey hazır olduğu halde 6 ay daha bekleme gereklliliği vs vs tüm detayları D7 vize sürecini yazarken anlatacağım. ( Henüz daha oturum kartımı almadım, biraz daha deneyim biriksin diye de bekliyorum.) Bazen anlatılmaz yaşanır diyesim de geliyor ama!

Neyse, sonuçta 2022 yılının 21 Eylül’ünde D7 vizemle ülkeye, yeni evim Lisbon’a ayak bastım. 1 ay göz açıp kapayıncaya kadar geçti. Şunu itiraf etmeliyim: Bunca yıl 50’den fazla ülkeye gerek iş gerek tatil amaçlı seyahat ettim, öncesi/sırası/sonrası yapılan tüm hazırlıkları hafuzadan yaptığımı düşünürdüm, ama başka bir ülkeye taşınmak başka bir telaş imiş.

Normalde  havaalanına giderken ya transfere ya taksiye atlar giderim, ama eşyam çok olmamasına rağmen kardeşimin beni alana bırakmasını istedim. Sağolsun gece yarısı geldi beni aldı. Yeni bi hayata giderken kardeşimin bu desteğine ihtiyacım olmuş, ne kıymetli idi beni bırakması alana, bi bilseniz! Düşünün ki bunca yıl seyahat için evden çıkarken evle ilgili her kontrolü otomatik yapan ve bugüne kadar hiçbir şeyi unutmayan ben defalarca kontrol ettiğim(i düşündüğüm) halde banyonun ışıklarını açık unutmuşum. Kardeşim arkamdan gidip kapattı. Arkanızı toplayan kardeşiniz varsa yeni maceralara daha hevesli çıkıyorsunuz.

Şehre geldiğim ilk günün akşamı Türk büyükelçiliğinde bir konser için davetiyesi olduğunu söyledi Maria. Yorgun olur musun ki dedi, aaa dedim, olsam ne olacak, gelirim. Hatta kendim gelirim. Nasılsa yerini biliyorum elçiliğin, Eda göstermişti. Ayrıca İstanbul’la karşılatırınca küçük bir şehir burası, bulurum diye hırs yaptım sanırım. Şehirden indik biz köye, kaybolmak niye?

Cais do Sodre merkez istasyonuna gittim, daha ben istemeden halimden yardıma ihtiyacım olduğunu anlayan birinin yardımıyla Belem için bilet aldım. Tek yön ve Zone 1 bileti, 1.85 Euro ödedim. Bindim Cascais trenine, baktım Belem 3. durak. Dışarıyı seyrederek giderken Belem istasyonunun önünden durmadan geçtiğimizi görünce nasıl bir çığlık attıysam herkes bana baktı! Sordum, meğerse bazı trenler express imiş, her durakta durmazmış. Bu tren Belem’den sonraki durakta duracakmış. Neyse, indim bir sonraki durakta. Ama hala hallederim n’olcak modundayım ya, ters yöne giden trene binerim, Belem’de inerim diye düşündüm. Çocuk oyuncağı! Bindim de. Tam kendime aferim derken biletleri kontrol eden kişi yanıma geldi, buyrun dedim biletimi gösterdim gururla. Demesin mi bu bilet Zone 1 için geçerli sadece, oysa biz  Belem’i geçince Zone 1’i de geçmişiz. Ve ayrıca bilet tek yön. Bu bilet ise şu an ters yön! Biletim haddini feci aşmış! Bugün şehirde ilk günüm, vallahi suçum yok diye dert anlatmaya çalışırken görevli sakin ve mutlu bir şekilde bana sorun yok dedi. Hatta Belem’de inince konser alanına nasıl gidebileceğimi de anlattı. O kadar telaş ve stresi boşuna yaşadım! Sakin Ol-101 dersi teoriği kolay uygulaması biraz kazık olacak bana, onca yılın alışkanlığı var. Yıldızlı pekiyi alıp da geçmeyen ne olsun!

Şu an günlerim sistemi öğrenerek ve şehrin sokaklarında kaybolarak geçiyor. Kendimi labirent şeklinde bir define sandığına bırakılmış gibi hissediyorum. Her sokakta başka tatlar, yaşanmışlıklar, renkler keşfediyorum. Eski ve yeni içiçe. Kayboldukça yeni şeyler buluyorum. Sanırım sokalardaki hikayeler de beni durultuyor. Ne yapıyorsam sakin sakin hakkını vererek yapıyorum. Uzun zamandır, yazı yazamıyordum, yazmaya başladım. Doğru yerde olduğumun işareti diye yorumluyorum.



Geleli nerdeyse 4 hafta oldu, her gün yürüyorum başka bir bölgeyi keşfediyorum, şehrin parçaları birleşmeye de başladı, yön duygum oluştu. Navigasyondan yardım alma oranım %95 azaldı.

Gelirken birkaç kutu lokum atmıştım valizime. Bir kutuyu üst komşuya verdim, hoşbuldum hediyesi diye. Benim için komşuluk önemli, evi ve yaşadığım yeri sahiplenmem için. (buraya gelirken ailem kadar İstanbul’daki komşularıma veda etmek de zor geldi, öyle kıymetli) Alt ve üst katımda biri Arjantinli diğeri Portekiz-İspanyol ortak yapımı 2 çift yaşıyor. Şimdiden keyifli bir iletişim kurduk, hatta bana hoşgeldin hediyesi getirdiler.

Evde ilk yemeği Maria’ya yapmak istemiştim, konuşurken karnıyarık özlediğini söylemişti. Ona sürpriz yapayım istedim. Ama burda sebzeler ve meyveler büyük hep. (Latin Amerika’dan tropik meyveler de geliyor, çok güzel tatları.) Patlıcanlar şişman. Of olmaz ki bunlardan diye düşürken bir tadına bakayım istedim. Evet, sebzelerin boyutları büyük ama şahane lezzetliler. Şişko patlıcanı kalın dilimler halinde kestim, karnıyarığımı yaptım. Vallahi çok leziz oldu, Maria kalanları aldı eve, eşine götürdü. Tamamdır, artık burdaki ev de yuva oldu 😊

İnsanlar mutlu, iyi niyetli ve yardımcı. Eve internet bağlaması için NOS firmasını beklerken karşı restoran bana internet şifresini verdi, lazım olur, onlar gelinceye kadar kullanın diye. Dedim ya, bizim mahalle oldu burası. Şu anki evim şehrin eski yerleşim yerlerinden Alfama’da, turistik bir bölge burası. Turistler bizim bina da dahil olmak üzere tepeden nehir manzarasını ve binaların çinilerini, sokakları fotoğraflıyor, geziyor. Bina kapısını açmak için anahtarı kilide her soktuğumda onlar turist diyorum içimden, yazık birkaç gün gezip gidecekler; oysa ben buralıyım ve şanslıyım 😊

Hani dedim ya kısa süreli seyahate gitmekle bir yere taşınmak başka telaşlarmış diye. Her ne kadar isteyerek geldiysem ve şimdiye kadar her şey yolunda gittiyse ve mutluysam da yine de demek ki farkında olmadan heyecan ve stres yapmışım. Ikinci hafta dudağımda kocaman bir uçukla uyandım. Hayatımda ilk defa! Eczaneden gidip ilaç alsam diye düşünüp uçuk Portekizce nasıl denir ki diye bakarken aklıma geldi: Buraya gelirken tıp doktoru olan ablam bana bir ilaç kutusu vermişti. Abla demiştim, bu ne! Ben hayatım boyunca bu kadar ilaç kullanmadım. İtiraz ettim taşımaya, koy dedi çantana, yerin var, zarar gelmez. Kutunun içine bir baktım. Uçuk için de ilaç koymuş ablam. Hatta bir kağıt yazmış, hangi ilaç nedir ne işe yarar, nasıl kullanılır diye. O an dedim ki insanın ablası olsun hayatta, sırtı yere gelmez!

Şehrin alametifarikalarından biri de sarı tramvaylar. Turistler bayılıyor 😊 Benim evimin önünde de tramvay yolu var, turistik 28 numaralı tramvay geçiyor. Geçen sokağa bakarak içkimi yudumlarken bir anda tramvayın enerji aldığı tellerinden birinin yerinden çıktığını gördüm. Yani bir anda deponuzda bir damla bile benzin kalmadığını düşünün, o hesap. Kaldınız mı yolda! En yakın benzin istasyonu nerde diye kara kara düşünürsünüz. Oysa tramvay öyle mi? Sakin ve yavaş hareket eden tramvay soförü indi tramvaydan, teli aldı yerine taktı, hop oldu bitti işte! Depo doldu, seyre devam 😊

Her gün bir şeyler keşfediyorum, öğreniyorum ya şimdi sırada kendime bir dil kursu bulmak, aylık toplu taşıma kartı çıkarmak var. Bu sene Lisbon’u yaşarken ülkenin diğer kısımlarını da görmek hedefim.

Bir ülkeyi sevmek, uzun süre yaşayınca mutlu olacağını görmek için 4 mevsim denemek lazım. Sonbahar güzel başladı, bakalım diğer ay ve mevsimler neler hissetirecek. Batı Yakası Hikayesi bize neler anlatacak. Birlikte göreceğiz.

Şimdilik:

Her sabah kahvemi, ilk gördüğümde deniz sandığım, Tejo Nehri’ne bakarak içiyorum ve diyorum ki: Iyi ki geldim, Lisbon bana iyi geldin.

18 Ekim 2022

Lisbon

27 Aralık 2019 Cuma

Büyülü Mezopotamya’nın Sırlarla Dolu Tapınağı: Göbeklitepe

Mezopotamya büyüsü diye bir şey var, mıknatıs etkili. Bu topraklara ne zaman gelsem gerçekle hayal, geçmişle gelecek arasında manyetik etkili devasa bir kapıdan geçip başka bir dünyanın içine girdiğimi hissediyorum.

2018’de UNESCO 42. Dünya Miras Komitesi Toplantısında aldığı kararla Göbeklitepe’yi UNESCO Dünya Mirası Listesine ekledi (2011 yılında Dünya Miras Geçici listesine alınmıştı)  ve böylece Türkiye’nin bu listedeki varlık sayısı 18e ulaştı. Bu bilgi zaten doğası, tarihi, insanları, yemek kültürü, renkli kıyafetleri, ananeleri, müzikleri, ve gizemli hikayeleri ile hep ilgimi çeken bölgeye yeni bir seyahat planı yapmak için tetikleyici oldu. Üstüne 2019 yılı Göbeklitepe Yılı ilan edilince de yıl bitmeden bölgeyi ziyaret etmeyeni döverler dedik, ve işte yollardayız.

Seyahatimizi Adana’ya uçakla gidip oradan araba ile Göbeklitepe-Şanlıurfa-Halfeti-Gaziantep yaparak (kendi çakma Bereketli Hilal’imiz diyebiliriz😊) tekrar Adana’ya dönecek şekilde planladık. Kasım ayının ortasında hala ilkbaharı andıran hava eşliğinde Cumartesi sabahı erkenden Adana’dan Göbeklitepe’ye doğru yola çıktık 2 araba; yolda kahvaltıyı ablamın hazırladığı yolluklarla yaparken hadi dedik havaya girelim, yol boyu Erkan Oğur’dan ‘Fırat’ın Türküsü’, Aynur’dan ‘Keçe Kurdan’, Grup Yorum’dan ‘Kara Üzüm Habbesi’ ve çeşitli yorumculardan ‘Urfa’nın Etrafı Dumanlı Dağlar’ türküsünü dinledik ve hatta çığırdık! Yaklaşık 4 saatlik bu yol nasıl geçti, hiç anlamadık ve işte Mezopotamya topraklarında Bereketli Hilal’in en tepesi olan Göbeklitepe’yi gezmeye hazırız.

Ara bilgi: Mezopotamya, tarihte birçok medeniyetin beşiği olmuş Fırat ve Dicle nehirleri arasında kalan verimli topraklara verilen isim. Günümüzde; Irak, kuzeydoğu Suriye, güneydoğu Anadolu ve güneybatı İran topraklarını kapsayan alandan bahsediyoruz.

‘Tarihin sıfır noktası’ olarak tanmlanan Göbeklitepe’nin keşfi ile sadece tarihin ezberi bozulmamış, beraberinde cevap aranan bir dolu soru da önümüze dökülmüş. Hal böyle olunca da bu yazıya nasıl başlamayalıyım, çok dağılmadan Göbeklitepe’yi ve tabii gezinin diğer bölümlerini nasıl anlatmalıyım sorusu beni bayağı bir zorladı. Çünkü keşfi ile öğrenilenlerden çok daha fazla cevaplanması gereken soru var Göbeklitepe’de.

Biz geziye gelmeden birkaç hafta önce 10 yaşındaki yeğenim Mira okulunda arkadaşlarına burayı anlatan bir sunum yapmış (arkeoloji merakı genlerinde var haliyle😊). Tabii, istek üzerine, yolda bize de yaptı sunumunu. Öyle keyifli ve heyecanla anlatıyordu ki umarım onun heyecanını destekleyebilirim bu yazı ile. (Sunumunu Göbeklitepe’yi gezerken yerinde tekrar videoya da çektik, aile arşivimize ekledik😊)

Hadi gelin, önce - internette ve farklı birçok yazılı kaynakta çok daha fazla detay bulabileceğiniz bilgileri- Göbeklitepe ile ilgili gerçekleri listeleyelim (okurken göreceksiniz ki gerçekleri paylaşırken bile henüz cevabı bulunmamış soruları sormadan edemiyorsunuz, hatta akla sürekli yeni sorular geliyor):

-        - Göbeklitepe dünyanın bilinen en eski tapınak merkezi. Günümüzden 12.000 yıl önce yapıldığı artık biliniyor. 

-        - Neden tarihin sıfır noktası olarak adlandırıldığına gelince: Göbeklitepe’ye kadar tarihçiler, insanlığın önce tarıma başlayıp yerleşik hayata geçtiğini, inanç ve din kavramlarının ise bunda sonra oluştuğunu söylüyordu. Oysa tapınak olarak inşa edilen Göbeklitepe bu ezberi bozdu, zira 12bin yıl öncesi insanoğlu henüz avcı-toplayıcı olarak yaşıyor, henüz yerleşik hayata geçilmesine binlerce yıl var! (Bir parantez: Tarımın başlaması da bu bölgede aslında. Buğdayın atasının tarihte ilk olarak Göbeklitepe eteklerinde yetiştiğine de bilgi dağarcığımıza ekleyelim yeri gelmişken. Bereketli hilal bölgesinin en tepe noktası olan bu bölge ilk tarımın da yapıldığı yer.)

-        - Şanlıurfa’ya 20 km uzaklıkta bulunan bölgenin keşfedilmesi sonrası Arkeolog Prof. Klaus Schmit başkanlığındaki kazı ekibinin yeraltı radarı ile yaptığı tarama sonrası tapınakların 20 futbol sahası büyüklüğünde (300 metre çap) bir alan kapladığı ve her biri 10-30 metre çapında yuvarlak şekilli 20 ayrı tapınak odasından oluştuğu anlaşılıyor. Ve tapınakların hepsi güneye bakıyor. 

-        - Günümüzde bu bölümlerden yanlızca 4ü kazıyla açığa çıkarılmış durumda, şu an ziyarete gidenler bu odaları ve buluntuları görüyorlar. 16 tapınak odası henüz kazılmaya başlamamış.

-        - Bulunan odaların çatısı yok. Tüm odalar yuvarlak biçimde olsa da yine de farklı tasarımları var. O yüzden B, C ve D diye isimlendirilmiş bulunan odalar. D tapınağı çok iyi korunmuş. Bunun sebebi üzerinin tamamen toprakla örtülmüş olması. 

C tapınağında dikili taşlar spirale benzer bir form oluşturuyorken D tapınağındaki taşlar elips biçimine yakın. Çevreleyen dikilitaşlar da değişkenlik gösteriyor. Tek ortak özellik, her bir odanın merkezinde bulunan 2 adet yaklaşık 5.5 metre yüksekliğindeki sütunlar. D tapınağındaki 12 sayısı mitolojik ve dinler tarihi açısından özel bir sayı. Göbeklitepe’nin sırları hangi uygarlıklara, inançlara, ve bilimlere öncü?

-        - Arkeologlar şu an tüm sütunları tek tek inceliyorlar. Tabii bu incelemeler sadece arkeolojik olarak da yapılmıyor. Tarihi açıdan, astroloji açısından, ve tabii dinler ve inançlar açısından çok boyutlu ele alınması gerekiyor. 33. sayılı dikilitaş çok ilginç, örneğin. Hiyeroglif anlatımı gibi diyor uzmanlar. Sembollerin bir kısmı anlamlı bazıları değil. Örneğin, H şeklinde bir sembol var. Ortaya çıkarılan toplam 43 dikilitaşın hepsinde de mevcut. Bu elele tutuşan iki adet T sütunu mu temsil ediyor? Kadın ve erkeğin birlikteliğini mi? Ya da ne? Güneş ve ay sembolü mü? Güneş tutulması yaşanırken kadın(ay) erkek(güneş) elele tutuşarak birleşmeyi mi sembolize sembolize ediyor?

-        - Bir başka örnek: 31 numaralı sütunda boğa kabartması var. Boğa, 12 burçtan biri ve üretken bilincin sembolü. Bu figür, mesela, Çatalhöyük’te de var. Antik Mısır’da ise boğa tanrıların gücünü temsil ediyor. Işıldama ve parlamanın sembolü. Öte yandan, harflerin başlangıcı olan A harfi boynuzlu boğa ile gösterilmiş ilk.  Sorular bitmiyor: Başka benzer figürlerin Çatalhöyük’te de bulunmasını nasıl açıklamalıyız? 

-        - Tapınakların plan olarak dizilimi astronomik bir sebebe mi bağlı? Neden tüm tapınaklar güneye bakıyor? Henüz Göbeklitepe ile astronomi arasında bir bağ bulunamamış ama en çok sembolik anlatım olan D tapınağındaki 43 numaralı sütun tam da bu açıdan önemli. Sütunun üstünde akrep var, yine üstünde küre olan bir kuş ve ayrıca bir kuğu var. Samanyolu akrep bölgesinden başlayıp kuğudan geçer. Bu Hint edebiyatında da anlatılıyor. Eski Hint literatüründe güneşi bir kuşun taşıdığı tasvir ediliyor. Tüm bu bilgiler arasında bir bağ var mı?  Göbeklitepe’yi inşa eden insanlar binlerce yıl sonra gelen medeniyetlere nasıl bilgiler aktarmış olabilirler?

-        - Acaba zodyak isaretleri günümüzden 12 bin yıl önce biliniyor muydu? 12 ay, 12 aditya, 12 sütun. Hititlerde 12 tanrı var. Alevi inanışında 12 imamın yeri büyük. Tevrat’a göre musevilerin 12 kavmi var.  Saat 12 rakam üzerine kurulu. Türklerin ilk takviminde 12 hayvan var. Hz. İsa’nın 12 havarisi. Tüm bunların atası Göbeklitepe’deki D tapınağı mı? Ya da Sümerlerin Sab Ba metninde yerin değiştirilemeyen dairesinin atası Göbeklitepe mi?

-        - Her bir oda T şeklinde yekpare 12 adet taş (kireç taşı) sütununun çember oluşturacak şekilde yerleşmesi ile oluşuyor. Her bir yuvarlağın tam ortasında boyu yaklaşık 5.5 metre ve ağırlığı 16 tona varan başka 2 adet devasa T sütun yerleştirilmiş ve 10 cm lik bir taşın içine yerleştirilerek sabitlenmiş. Bu orta sütunlar kadın ve erkeği mi temsil ediyor, yoksa tanrıları mı o henüz bir muamma.

-        - Artık soru kısmından çıkıp bilgi hanesine geçmiş bir konu da Göbeklitepe’nin yerleşim alanı olarak değil tapınak merkezi olarak kullanıldığı (su kaynaklarına yakın olmaması hatta yerleşimin yakınında bile olmaması bu savı destekliyor). Tapınak hangi inanç sistemi bunu henüz bilmiyoruz ama. Kazı alanında bulunan çok sayıda hayvan kemiği (ceylan, alageyik, yaban domuzu, yaban koyunu vs) bu odalarda çokça ziyafet verildiğine de bir işaret diye düşünülüyor. Hatta, bu çok miktarda yiyecek ihtiyacı tarıma sebep olmuş. Arkeolog Schmit’e göre din ve tapınma tarım ihtiyacını ortaya çıkarmış. (tarihinin ezberinin bozulması)

-        - Tapınak olarak kullanıldığını destekleyen bir diğer bulgu da tabanların su geçirmez olduğu. Bu odalarda sıvı ile ayinler yapıldığı düşünülüyor. Ama bu sıvı kan mı, su mu, içki mi? Henüz cevabını bilmiyoruz.

-        - Sütunların üzerlerinde çeşitli hayvan figürleri göze çarpıyor, muazzam oyma işçiliğine hayran kalmamak elde değil. Ender bulunan obsidiyen taşı ile yapılmış bu oymalar. Obsidiyen taşı doğru bilenirse neşterden 7 kat daha keskin olabilirmiş. Şimdi bunu okuyup, bundan 12 bin yıl önce böylesi muazzam bir bilgiye nasıl erişildiğine hayran olmamak mümkün mü? Acaba insanlık medeniyet seviyesi artıyor, ilerliyor, uzaya bile gidebiliyor derken bazı bilgi ve becerileri günümüzde gerilemiş (ya da yerinde sayıyor) olabilir mi? Uzmanlar bu sütunları oymak için yaklaşık 400 kişiye ihtiyaç duyulacağını söylüyor. Oysa o dönem henüz yerleşik hayata geçilmemiş. En fazla 40 kişi avcı-toplayıcılık yapan gruplar varken bu nasıl planlanıp mümkün kılınabiliyor? 

-        -  Yine sütunlar, insanoğlunun tabiata hükmeder halinin sembolu diyor uzmanlar. (mağara döneminde duvarlara işlenen şekillerde insan neredeyse yok. Doğa güçlü, insan zayıf o dönemlerde). Sütunların antropomorfik yapısı (T şeklinde), baş kabul edilebilen üst bölümün altında resmedilen hayvanlara insanın hükmeder hale geldiğinin bir göstergesi diye kabul edilebilir deniyor.

-        - Kabartmalar bulunduğunda bunların ne kadar sürede yapılmış olacağı sorusunun akla gelmesi ile bir modelleme yapılmış. Her bir kabartmanın ortalama 6 saat zaman alacağı ön görülmüş ki bu da her bir oda için sadece kabartmalara 300 saat harcandığına işaret ediyor.

-        - Kazılar yapılırken akla gelen en basit sorulardan biri de bu T şeklindeki yekpare ve tonlarca ağır kireçtaşından sütunların tepeye nasıl zarar görmeden taşınabildiği. Etrafta bulunan taş ocakları incelendiğinde (ki bu incelemeler sırasında 7.5 metre uzunluğunda yerde yatak duran bir taşa da rastlanmış) kireçtaşından sütunların olduğu yerde çakmaktaşı ile şekil verilip, üstüne taş ustaları tarafından obsidiyen taşı ile kabartmalarının yapılıp sonra 2 kilometrelik bir mesafeden tapınak alanına taşındığı sonucuna varmak mümkün diyor uzmanlar. Yine, taşların üstünde görülen çatlakların bu sütunların kaldıraç gibi bir sistemle kaldırılıp yaklaşık 50 kişi ile taşındığına işaret ediyor denebilir diyorlar. Her bir odanın 50-60 kişi çalışılarak 6 ay-1 yıl arasında tamamlanmış olabileceği öngörülüyor. Yük hayvanlarının olmadığı, tekerleğin daha imge olarak bile yer almadığı bir dönemde bu devasa sütunların taşınması öylesine gelişmiş bir örgütlenme gerektiriyor ki!

-        - Gelelim sütunların üzerindeki kabartma figürlere: Bolca hayvan figürü var. Ama yani nasıl bir ustalık olduğunu hayal etmeniz için tek bir örnek vereyim: Leoparın kaburga kemiklerini detayını bile işlemişler. Taşlar üzerine yine tek parça işlenmiş akrep, tilki, boğa, yılan, yaban domuzu, aslan, turna ve yaban ördeği figürleri var. Bazı arkeologlara göre bu hayvan figürleri tapınağı ziyaret eden farklı kabileleri temsil ediyor.

-        - Şu an uzmanlar bu kabartma figürlerin anlamlarını çözmeye uğraşıyor. T-şeklindeki sütunun üst kısmı kafa mı? Sütundan aşağı doğru uzanan kol ve el şekli bu yüzden mi var? Peki kafa ise neden göz, ağız, kulak vs işlenmemiş? Belki de insanı değil tanrıları/doğaüstü varlıkları sembolize ediyor? Akrepler defin törenini mi temsil ediyor? Yüksek kısımlardaki hayvanlar muhafız mı? Uzmanlar sembolik anlatımların yüksek bir zeka gerektirdiğine ve fazlaca anlama taşıyabileceğine dikkat çekiyor.

-        - Yılan, mesela, deri değiştirmesi sebebiyle değişim sembolü. Göbeklitepe’de yılanlar gruplar halinde kullanılmış. Ayrıca, yılanların bazıları aşağı, bazıları yukarı doğru hareketli. Neden? Gördüğünüz gibi bulunan her bilgi onlarca yeni soruya kapı açıyor.

Göbeklitepe bulunmuş ama aslında daha keşfedilmemiş dersek yanlış olmaz sanırım.  Bulunan ve bilinenler yeni birçok soruya yönlendiriyor insanı. Sırf bu yüzden de gezerken kendinizi bölgenin muhteşemliği ve sırlarının rüzgarına teslim etmekten alıkoyamıyorsunuz.

Şu an aranan cevapların içinde beni en çok etkileyenlerden biri de neden insanoğlu bunca emek, zaman ve akıl harcayarak inşa ettiği bu devasa tapınağı 1000-1500 yıl kadar bir ritüel merkezi ve keşiflerin paylaşıldığı bir yer olarak kullandıktan sonra üstünü toprakla örterek kapatmış (300 metre çapında bir tepe yaratılmış bu örtülme ile)? Ve bu insanlar sonra nereye gitmişler?

Konuyla ilgili okurken ilginç bir bilgiye daha rastladım: Göbeklitepe’ye en benzer yapı Göbeklitepe’den 5 bin yıl sonra İspanya’nın Menorka adasında görülüyor. Acaba Mezopotamya’dan İspanya’ya mı uzandı göç rotası? İspanyolcayı ve İspanyol kültürünü, dansını, edebiyatını bu kadar sevmemi açıklar mı, genlerimde mi var ki?! 😊


Göbeklitepe’den sonra kurulan ve şu an sular altında kalan Nevali Çori yerleşim şehrinde de benzer T şeklinde (ama daha kısa) sütunlu yapılaşma kullanırken şekil neden ve nasıl yuvarlaktan dikdörtgene dönmüş? Halk tapınmak için tepeye çıkmaktan yorulup yaşadıkları yerde kendi ibadethanelerini mi inşa ettiler acaba? Günümüzde yerleşim yerlerindeki ibadethanelerin çıkışı bu mudur?

İşte bu yazıya ekleyemediğim daha birçok bilgi, bulgu ve soruyla çepeçevre sarılınca Göbeklitepe’den çıkıp o merak açlığıyla doğruca Şanlıurfa’ya yönleniyorsunuz. Şehirdeki Mozaik ve Arkeoloji Müzesindeki buluntular ve bilgilerle acaba bazı soruların cevaplarını bulabilir miyiz, daha başka ne öğrenebiliriz sabırsızlığı ile. İtiraf etmem lazım, geziden önce detaylı okumamışım. Şanlıurfada bulunan bu 2 müze Avrupa’nın en büyük 2. müze kompleksi olmasının yanısıra içerik ve sunumuyla gönülleri öyle böyle fethetmiyor. Sadece 2 gün bu 2 müze gezilebilir, o kadar zengin içerikli ve güzel anlatılmış! Emeği geçen herkesi kutluyorum.

Tabii, Şanlıurfa’ya gittik ama kendimizi sadece arkeolojik buluntular ve zengin içerikli müzeleri ile besledik desem yalan olur. Yemek yemeden döner miyiz hiç? Tavsiye üzerine gittiğimiz Çulcuoğlu Restoran’da yediklerim hala ağzımı sulandırıyor. Menüsü tek başına bir yazı sebebi, o kadar diyeyim.

Peygamberler şehri olarak anılıyor Şanlıurfa. İlk ve tek tanrılı dinin peygamberi Hz. İbrahim’in de burada dünyaya geldiğine inanılıyor. İbrahim kelimesinin kökenini de farklı kültürlerde bulmak mümkün. Hint öğretisinde, ‘brahma’ yüce varlığın ismi demek. Antik Mısır dilinde ise İbrahim ışık halkının babası anlamına geliyor; aba-ra-him yani.

Şanlıurfa’da Göbeklitepe öncesi bir yaşam olduğuna dair bulgular var. Acaba Göbeklitepe’yi onlar mı yaptı? Şu an yaşayan halk kaçıncı bin kuşak olabilir bu durumda? diye aklımda deli sorularla şehre varınca sokakta baktığım her yüzde müzede gördüğüm kalıntılardan benzerlikler bulmaya çalıştım dicem, ama rica ediyorum, ve hatta lütfen, gülmeyin 😊

Ertesi gün, yavaş şehir(Cittaslow) seçilen Halfeti’ye de gittik. Fırat nehri üstünde bir tekne turu ile sular altında kalmış şehirleri ve kalıntıları ve siyah gülünü selamladık. Tabii, bolca yöre türküsü de bize eşlik etti.

Yöre demişken: Halkıyla ilgili de birkaç gözlemimi paylaşmadan olmaz. Şanlıurfa’da kadınlar sokakta. Rengarenk kıyafetleri, takıları, ve kimlikleri ile geziyorlar, alışverişlerini yapıyorlar. Eşleri ile elele ve yanyana yürüyorlar. Babalar çocuklarına ilgi ve sevgisini gösteriyor. Halfeti’de, mesela, yabancı turist kadar yöre halkının ailesiyle gezdiğini de gözlemledik. Babalar kız ve erkek cocuklarıyla ilgili. Şanlıurfa’da belki vakit kazanırız diye müzeye giderken otobüse binmiştik. Durakta durup da kapı açıldığında zaten dolu diye bir sonraki otobüsü beklemeyi tercih eden bir halk gördük, kimse kimsenin üstüne istif yapmaya çalışmıyor. Sokaklarda kime ne sorduysak samimi ve yardımcı bir şekilde cevap aldık. Kendimizi hiç yabancı hissetmedik.

Dönüş yolunda bölgenin gastronomi merkezi Gaziantep’e de girip çıktık haliyle. Bir esnaf lokantası olan Çıtır Lahmacun’da acı yiyemeyen ablam bile ikinci lahmacunu yedi, öyle lezizdi. Ve tabii Katmerci Zekeriya Usta’da katmer yiyip, Elmacı pazarından fıstık, sumak, yaş üzümden yapılan katı pekmez alışverişimizi de yapmayı ihmal etmedik. 


Geziyi planlarken o bölgeye gitmemizi güvenlik açısından riskli gören kişiler oldu. Oysa ne arabamızla yol boyunca, ne de Şanlıurfa ve Gaziantep’te -akşam saatlerinde bile- yaya gezerken bir güvenlik tehdidi hissettik. Bu korkuyu yaymaya çalışanlara inat gidin, gönlünüzce gezin. 


Arkeolog Prof. Schmit son demeçlerinden birinde ‘nihai sonuçtan daha çok uzaktayız’ demiş Göbeklitepe için. Evime dönmek için bindiğim Adana-Istanbul uçağında dilime pelesenk olmuş gezme ceylan bu dağlarda türküsünü söylerken Göbeklitepe’deki soruları düşünüyordum. Bu soruların cevaplarını bulmak için, yörenin türküleri, ağıtları, yemekleri, gelenekleri, sokakları ve insanlarından nasıl izler bulabiliriz diye….

Bir kesin bilgi daha var ki, Göbeklitepe ve Şanlıurfa’ya tek sefer gelen eksik kalır. Uçakta gözlerimi kapatmış Göbeklitepe’yi düşünürken yeni yılın en geç illkbaharında yeniden gelirim Mezopotamya’ya diyerek yükselttim kulaklığımdaki Aynur’un yanık sesini. Çığır Keçe Kurdan! (Kürt kızı)


NOT: İnternette ‘Göbeklitepe’ anahtar kelimesi ile arama yapınca başta BBC, ve National Geographic tarafından hazırlanmış hayli sayıda video, belgesel bulunabiliyor. Bununla birlikte giderek artan sayıda da kitap (Türkçe, İngilizce ve başka dillerde) bulmak mümkün. Ziyaret öncesi bulabildiğiniz her kaynağı okuyun/izleyin derim. Bölgeyi ziyaret ettikten sonra bayağı bilginiz artacak sanacaksınız ama emin olun, dönerken kendinizi daha fazlasını okumaya/öğrenmeye aç hissedeceksiniz.

Bir yazıyla size Göbeklitepe ile ilgili bilgi, bulgu ve soruların tümünü aktarmanın olanaksız olduğunu hazırlık aşamasında deneyimledim. O yüzden gecikti yazı; nerden başlasam, nelerden bahsedip nereleri mecburen atlasam kısmı beni bayaa düşündürdü. En sonunda bu yazıyla sadece okuyanı tetikleyip hadi Göbeklitepe’ye dedirtebilmek istedim, umarım olmuştur 😊

Aralık 2019, Yeniköy


28 Ekim 2019 Pazartesi

FİLMEKİMİ 2019’un ARDINDAN...


Film festivallerinin büyülü atmosferinden epey zamandır uzak kalmıştım. Sadece izlediğimiz filmlerden aldığımız keyifle sınırlı değil tabii bu atmosfer- film aralarında tanımadığımız kimselerle filmler üzerine sohbetler, yine iki film arası alelacele karın doyurmalar, ve günün hakkı verildikten sonra Beyoğlu’nun lezzet duraklarında izlediğimiz filmin hissettirdiklerini düşünerek ve müziklerini mırıldanarak yenen yemekler/yudumlanan içkiler, salona ve diğer seyircilere saygı gösteren izleyiciler, organizasyonda çalışan ve gözleri pırıl pırıl gençler(üniversitede iken iyi ki festivallerde çalışmışım dedim yine kendime), hep yüksek heyecanla emek veren yer göstericiler, yer bulamayıp kaçan filmler festival sonrası gösterime girsin diye gündüz rakısıyla yapılan totemler(birkaçı tuttu 😊), alınan biletleri festival kitapçığında işaretleyip sonra sanki o kitapçıktan daha değerli bir şey yokmuş gibi sakınmalar ve daha nice detayla bu sene Istanbul Filmekimi’nin seyirci olarak parçası olmaktan çok keyif aldım. Uzun bir aradan sonra festival havası solumak çok iyi geldi!

Gelelim izlediğim filmlere:

İzlediklerim içinde beni en çok etkileyen film ‘Le Belle Epoque (Yeni Baştan)’ oldu. Son yıllarda izlediğim ve insana, insanı ve duygularını sımsıcak anlatan en iyi filmlerden biriydi. Kadrosunda tanıdık isimler var: Karizmatik Daniel Auteuil’in yanısıra, Guillaume Canet, Doria Tillier, yılların eskitemediği Fanny Ardant, Pierre Arditi ve Denis Podalydes ayrı ayrı göz dolduruyorlar. Yönetmeni, Fransız oyuncu, oyun yazarı, ve yanı zamanda tiyatro yönetmeni olan Nicolas Bedos. Bu Bedos’un ikinci filmi imiş. Film bittiğinde ağlamaktan ıslanmış yüzünüze yerleşen bir tebessümle yıllar içinde kendi değişiminizi ve değer verdiklerinizin değişimini anlamaya ne kadar çaba gösterdiğinizi düşünüyorsunuz. Kalbinizi oluşturan an(ı)ları yeniden yaşama fırsatınız olsa?  Umuyorum, festival sonrası vizyona girsin ve bu masalsı filmi izlemeyen kalmasın!

(Bu arada meraklısına not: Nicolas Bedos’un ilk filmi 2017 yapımı Mr. & Mrs. Adelman imiş. Filmi bulan benimle de paylaşırsa sevinirim. 😊

Bu festivalde 2 müzik adamının hayatını keşfetme fırsatı bulduk:

Bunlardan ilki Leonard Cohen’in ‘So long, Marianne’ şarkısına ilham olan Marianne Ihlen ile birlikte olduğu yılları ve bu yılların Cohen’in müzik ve sanat kariyerine ve tüm yaşamına etkisini anlatan ‘Marianne & Leonard: Words of Love (Marianne ve Leonard: Aşk Sözleri)’ idi. Daha önce yayınlanmamış fotoğraflar, videolar ve röportajlar ile müzik ve aşk dolu bir belgesel izledik. Film siyah beyazdı ama duygular rengarenk. Nick Broomfield’ın yönettiği bu belgesel filmin oyuncuları da tabii gerçek kişilerdi. Günün dördüncü filmi olarak izlesem de keşke biraz daha uzun sürseydi hissi ile salondan ayrıldım. 

Müzikleri, albümleri, eserleri ile dünyaya mal olmuş ve sanki hep sahne üstünde parlayarak yaşadığı sanılan sanatçıların hayatlarını iniş ve çıkışları ile bir bütün olarak okumak/izlemek hep daha ilham verici gelmiştir. İşte Miles Davis’in hayatını anlatan ve yer yer siyah-beyaz, yer yer renkli sahneleri olan belgesel film ‘Miles Davis: Birth of the Cool’ bu fırsatı verdi festivalde bize. Stanley Nelson’un yönettiği filmde hayalindeki müziği yapmak için engellere (ki engellerin başında ırkçılık var!) direnen Davis’i hem yaratıcılığa hem de hayattan kopuşlara ve başarısızlıklara yönlendirebilen aşkları, uyuşturucu bağımlılığı ile tanıma fırsatı bulduk. Irkçı gözlerin egemen olduğu bir dönemde müziği, giyim tarzı ve 'cool' bakış açısıyla topluma kafa tutan Davis'i aşkları, aykırı albüm kapakları, yorgunlukları, zaafları ve her düştüğünde kalkmasına yardım eden Allah vergisi yeteneği ile tanıdık, bir kez daha sevdik.

Tahmin edeceğiniz üzere, festival sonrası Ekim ayı bolca Leonard Cohen ve Miles Davis dinleyerek geçti 😊

2019 Cannes film festivalinde ‘En İyi İlk Film’ ve ‘En İyi Film-Eleştirmenler Haftası’ olarak gösterilmiş ‘Nuestras Madres (Annelerimiz)’ Guatemala’da 200.000’den fazla kişinin ölümü ile sonuçlanmış iç savaşın kalanlar üzerindeki etkilerini anlatan ve savaşın yıkımlarını bir kez daha altını çizerek anlatan bir film. Yönetmeni: Cesar Diaz. Aynı zamanda Belçika’nın 2019 Oscar adayı seçilen Nuestras Madres’in kadrosunda Armando Espitia, Emma Dib, Aurelia Caal, Julio Serrano Echeverria ve Victor Moreria var. Tanıtım kitapçığından alıntıyla: ‘Guatemela kültüründe hala geçerliliğini ve etkilerini yitirmeyen sözlü tarih anlatıcıları’ olarak savaşın tanığı ‘anlatıcı anneler’in yüz ifadeleri etkileyici idi. Gerçeği gerçek kişilerden dinlemek hep daha vurucu oluyor! Kurgusu çok iyi bir film, iç savaşın vahşet dolu komutanlarından birinin gayrimeşru çocuğu, savaşta sevdiklerini kaybedenlerin kemiklerini bulup sahiplerine teslim etmek için mi antropolog olmalı??!!

Festivalde kadrosunu görünce meraklanıp bilet aldığım bir filmdi ‘Roubaix, Une Lumiere (Suç Mahali).’ Yönetmen koltuğunda Arnaud Desplechin’in olduğu bu filmin başrolünde yine bir Fransız Roschdy Zem var. Festivalde bende çok fazla iz bırakmayan filmlerden biri oldu bu. Aynı şekilde, Ira Sachs’ın yönettiği, Fransız-Portekiz ortak yapımı olan ve kadrosu çok kuvvetli ‘Frankie’ de oyuncuları arasında İsabelle Huppert olduğu halde beni çok içine alamadı. 

Festivalde -özellikle- aksiyon filmlerindeki kurgularını giderek daha da sevdiğim Uzakdoğu filmlerinden de örnekler izleme çalıştım:

İlk izlediğim film Amerikan yapımı ama yönetmeni ve kadrosu Çinli oyunculardan oluşan ‘The Farewell (Elveda)’ idi. 2019 Sundance Festivali’nde Londra İzleyici ödülü alan film ‘based on an actual lie (gerçek bir yalandan esinlenmiştir)’ sloganı ile başlıyor. Ölümcül bir hastalığa yakalanan büyükanneye çaktırmadan son günlerini onun isteklerine göre yaşatma çabasına giren bir ailenin öyküsü bu. Bir kısmı Amerika’dan bir kısmı da Japonya’dan gelen kardeşler ve aileleri yeniden tek bir aile olarak doğdukları Çin kültüründe harmanlanmaya çalışıyorlar. Çokça gülümsetse de ölümün yaklaşmasının tedirginliğini sürekli taşıyan bir film. Yönetmen Lulu Wang kendi büyükannesinin hastalığından esinlenerek çekmiş bu filmi. Bulursanız izleyin derim.

Mutlaka izleyin diyeceğim bir diğer Uzakdoğu filmi ise ‘Lan Xin da Ju Yuan (Tehlikeli Oyun.)’ Siyah-beyaz çekilmiş bir Çin filmi olan Tehlikeli Oyun’u izlerken film içinde ne zaman oynanan tiyatronun içindesiniz ne zaman film senaryosunun bir parçasını izliyorsunuz, bilmek mümkün olamayabiliyor. Yönetmen Lou Ye’yi bu kurgudan dolayı film bitiminde alkışlamadan duramadık.

Uzakdoğu sinemasından izlediğim bir diğer film de Japonya yapımı ‘Hatsukoı (İlk Aşk)’ idi. Takashi Miike yönetmenliğindeki bu film aksiyon, eğlence, absürd ve hatta animasyon dolu bir ‘romantik şiddet!’ filmi. Kült filmlerden 'Ucuz Roman'vari film değişik ve vakit ayırmaya değer.

Şimdi yazarken farkediyorum ki filmlerimi seçerken ağırlığı Fransız sinemasına vermişim. Bir Fransız-İtalyan ortak yapımı olan ve Fransızca çekilen ‘Gloria Mundi’ de bunlardan biri idi. 2019 Venedik Festivalinde başrol oyuncularından Ariane Ascaride’ye En İyi Kadın Oyuncu ödülü kazandıran Gloria Mundi sıradan hayatların ve ailelerin nasıl ve neden talihsizliklere itilebildiğini anlatan ve iç burkan bir film. Yönetmeni: Robert Guediguian.

Bir diğer Fransız filmi de Claude Lelouch’un 1966’da Cannes’da Büyük Ödülü kazanan müthiş bir aşk filmi olan ‘Bir Kadın Bir Erkek’ filminin devamı olan ‘Les Plus Belles Annees D’une Vie (En Güzel Yıllarımız).’ Bu filmle, aşkın yaşı var mıdır diye sormaya gerek bile duymadan yoktur diyen yönetmen 53 yıl aradan sonra yine aynı oyuncularla (Anouk Aimee ve Jean-Louis Trintignant) yine sımsıcak, duygu dolu bir filme imza atmış. Müzikleri de çok etkileyici ‘En Güzel Yıllarımız’ı bulun, izleyin ve sevdiğinize sımsıkı sarılın!


‘A Vida Invisivel de Euridice Gusmao (Görünmez Yaşam).’ Mutlaka ama mutlaka izleyin diyeceğim bir başka film. 2019 Cannes Film Festivalinde En İyi Film-Belirli Bir Bakış ve 2019 Münih Festivalinde CineCoPro ödüllerini almış ve aynı zamanda Brezilya’nın Oscar adayı seçilmiş Karim Ainouz imzalı bu filmi festival kitapçığı ‘renk, ses ve müziğe boğulmuş bir gündüz rüyası’ diye anlatmış. Portekizce çekilmiş Brezilya-Almanya ortak yapımı ‘Görünmez Yaşam’ görülmeli, ki önyargının iki kadının hayatını (hemen her toplumda) nasıl etkilediği ve kadınların buna karşı sevgiyle nasıl mücadele edebileceği bir kez daha hatırlansın. Oyuncular Carol Duarte ve Julia Stockler’in oyunculukları karşısında şapka çıkarmamak işten bile değil!

Venedik Film festivali’nin kapanış filmi olan ‘The Burnt Orange Heresy (Yanık Portakal)’ filmini ben de -tesadüfen- festivalin son filmi olarak seçmişim kendime. Guiseppe Capotondi’nin yönettiği bu kara filmde kadro çok kuvvetli. Mick Jagger bile var desem? Donald Sutherland, Claes Bang, ve Elizabeth Debicki diğer önemli rollerdeki isimler. Açıkçası hemen öncesinde ‘Yeni Baştan’ı izlediğim ve hala etkisinde olduğum için bu filmin hakkını veremedim, emek verenlerden özür diliyorum.

Festivalde zamansızlıktan ve/veya bilet bulamadığım için izleyemediğim ama aklımın kaldığı filmler ise şunlar:
- Dolor y Gloria (Acı ve Zafer)
And Then We Danced (Ve Sonra Dans Ettik)
- Bacurau
- Gisaengchung (Parazit)
- Monos

Tabii bu filmler sonradan gösterime girsin diye yaptığımız totemlerin bazıları tuttu; Acı ve Zafer hemen festival sonrası gösterime girdi -ki bu ay bitmeden izleyeceğim- ve herkesin ağız birliği etmişçesine ‘çarpıcı!’ diye nitelendirdiği Parazit de 1 Kasım'da gösterime giriyor.

Yıllardır patlamış mısır sesinden izlediğim filmlere yoğunlaşamadığım için sinemaya gitmeyi pas geçen ben Filmekimi ile sinemanın büyülü dünyasına yeniden girmenin hazzını yaşadım bu Ekim ayında. Festivalin sloganı #SpoilerYeme yi de izninizle #MısırHeleHiçYeme diye güncelliyorum ki: 

Sinemayı -tüm büyüsü ile- sinemada izleyelim! 

Iyi seyirler....


28 Ekim 2019

Dipnot: Yazıyı yayınlama tarihine saygı, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı kutlu olsun!


2 Ekim 2019 Çarşamba

Geziperest

Bu bloğu açtığımda farklı konu/duygulardaki yazılarımı paylaşırım diye düşünmüştüm. Zaman içinde farkettim ki bolca ve çoğunlukla gezi maceralarımı paylaşıyorum. E o zaman, başlığı değiştirmek lazım gelmez mi? Can yeğenim Mira beni 'Geziperest' diye tanımladığında çok hoşuma gitmişti. 

Onun izniyle bloğumuz artık yeni başlığı ile yoluna devam edecek.

Mira'yla birlikte yapacağımız gezilerin sayısının artması dileğimle: Yeni yollara yeni başlığımızla devam!

Yeniköy, 2019